Son günlerde gerek iktidara yakın medyada yazılan bazı yazılarda gerek kamuoyundan oluşan genel kanaatte, siyasi iktidarın ve yargı organlarının “FETÖ ile mücadele” adı altında yaptığı bazı uygulamalardaki hatalara dikkat çekiliyor. Medyada yer aldığı kadarıyla bu konuda ilk söylemi, TBMM Darbe Komisyonu’ndaki konuşması sırasında Fehmi Koru dile getirmiş, sonrasında başta Ahmet Taşgetiren, Elif Çakır, Mehmet Ocaktan gibi köşe yazarları, Ersan Şen, İzzet Özgenç gibi Ceza Hukuku akademisyenleri ve son olarak Cumhurbaşkanı danışmanı ve Ak Parti milletvekili Aydın Ünal daha detaylı şekilde izahat yapmıştı.

Bu yazıda, “FETÖ ile Mücadele” adı altında yapılan işlemlerdeki genel manzarayı, bu süreçte yapılan hataları, bu hatalardan nasıl dönülebileceğini, bu hatalar nedeniyle ülkemizi bekleyen daha büyük sorunları, bu sorunların oluşmasını engellemek için bu aşamada nasıl bir çözüm üretilebileceğini, izah edeceğim.

Darbeden veya önceki ve sonraki süreçlerden zerre miktarında zarar görmemiş kesimler dahi hergün, kişisel mağduriyetleri anlatan birçok hikaye duymakta. Basında da bu konuda oldukça dramatik örnekler yer alıyor. Akşam doğum yapmış bir kadının sabah gözaltına alınması, % 90 maluliyeti olan bir kolu bir bacağı olmayan yıllar önce emekli edilmiş bir gazinin tutuklanması, karı koca tutuklu olduğu için sokakta kalan veya devlet kontrolüne alınan çocuklar vs. gibi örnekler… Ben bunlara değil daha genel konulara, sistemli şekilde yapılan hatalara değineceğim.

 

GENEL MANZARA

Adalet Bakanlığı’nın her gün güncellediği rakamlara göre şu an cezaevlerinde 80 bini aşkın tutuklu bulunmakta. Bu tutukluların, yaklaşık yanlarında bulunan 500’ü aşkın bebek ve çocukla 7 bini kadın olmak üzere 50 bini bu örgüte üye olmak iddiasıyla cezaevinde. Ayrıca toplamda 150 bine yakın kişi terör örgütü üyeliği iddiasıyla soruşturma altında. Yine bu kişilerden / yakınlarından oluşan yaklaşık 130 bin kişi kamudan ihraç edildi. Kamu paylı şirketlerden ve özel sektörden çıkarılan kişilerin sayısı ise tam olarak bilinmemekle birlikte 70-80 bin kişiden fazla olduğu tahmin ediliyor. Tüm bu rakamlar her ne kadar bir istatistik gibi görünse de 200 binden fazla kişiden ve aileleri ile birlikte 600 bin – 1 milyon arası bir vatandaş grubundan bahsediyoruz.

Bu işsiz kişilerden tutuklu olmayanların ise çalışma imkanı oldukça sınırlı. Birçok ilde bu kişilere herhangi bir ticaret yapma imkanı verilmiyor. Vergi Daireleri / Belediyeler, işyeri açma taleplerini sebepsiz olarak reddediyor.

Sigortalı bir iş bulabilenler için ise SGK Başkanlığı, işverenlere yazı yazarak “işe aldıkları kişinin FETÖ / PDY üyeliği sebebi ile KHK ile ihraç edilmiş bir kişi olduğu” yönünde bir bilgilendirme (!) mektubu gönderiyor. Bu bilgilendirmenin ne anlama geldiğini anlatmaya gerek yok.

Meslek grupları açısından da durum oldukça ilginç. KHK ile ihraç edilen doktorların ve sağlık çalışanlarının, özel sektörde veya kendi işyerlerinde çalışmalarına engel olmadığı bizzat Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı imzalı genelge ile duyuruldu. Bu şekilde sağlık sektöründe olup ihraç edilenler, kısmen çalışma imkanına kavuştu. Ama diğer ihraç edilenlerin mesleklerini icra etmelerine izin verilmiyor. Mesela KHK ile ihraç edilen hakimlerin, kamu avukatların, hukukçuların, öğretim üyelerinin avukatlık yapmasına müsaade edilmiyor.

Tüm bu uygulamaların sonucu olarak, yaklaşık 600 bin – 1 milyon arası, hiçbir geliri olmayan, malvarlıklarına el konulmuş, hiçbir sağlık hizmetinden faydalanma imkanı olmayan, açlığa yokluğa mahkum edilmiş bir grubun, çocukları ile birlikte ölüme terk edilmesi ile karşı karşıyayız. Sağlık imkanı olmayan diyorum çünkü; işsiz ve gelirsiz olan kişilerin sağlık harcamalarının Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında devlet tarafından karşılanması gerekiyor. Ancak bunun için, kişinin “Gelir Testi”nden geçirilmesi ve herhangi bir gelirinin olmadığının tespiti gerekiyor. Ancak birçok ilde SGK İl Müdürlükleri, ihraç bu kişilerin Gelir Testi talebini reddediyor. Ayrıca; Özel Sağlık Sigortası şirketleri de bu kişilerin özel sağlık sigortası poliçelerini dondurmakta.

cropped-themis2.jpgSUÇ / EYLEM İDDİALARININ TASNİFİ

Bu kişiler yönünden sosyal durumu, yukarıda genel olarak izah etmeye çalıştım. Şimdi de yargısal duruma bakalım. Ama her şeyden önce şu hususları açıkça ifade etmekte fayda var.

Bana göre yargı sisteminin şüpheli / sanık olarak vasıflandırdığı kişileri dört gruba ayırabiliriz:

 

  1. Darbe teşebbüsünde bulunan ve 200’den fazla vatandaşın ölümünden sorumlu olan bir grup (Terör Örgütü diye tanımlanabilecek grup),
  2. Bürokraside kritik makamlara atanmış, bu makamların gücü ile usulsüz dinleme, sınav sorularının çalınması vs. suçlara karışmış, kendilerinden olmayan kişilere yükselme hakkı tanımayan gerekirse bu amaçla kumpas kurabilecek bir grup (Paralel Devlet diye tanımlanabilecek grup),
  3. Toplumun büyük kısmı tarafından desteklenmiş, diyalog, eğitim, hayır işleri ile iştigal etmiş samimi insanlar (Hizmet Hareketi / Cemaat olarak tanımlanabilecek grup),
  4. Bu yapıların hiçbirinde yer almamakla birlikte insani / dini / siyasi / mesleki / ticari nedenlerle bu gruptaki kişilerle zaman zaman ilişki içinde bulunmuş insanlar.

Ben III. ve IV. Grubun içinde bulunan kişilerin ilk iki gurubun yaptığı eylemlerden haber olmadığı kanısındayım. Ama tüm bu insanlar; bugün FETÖ Örgütü çatısı altında cezai takibat altında. Peki bu kişilere suç isnadına neden olan eylemler neler? 

  1. Darbe Girişimi

Darbe girişiminde bulunan kişilerin sadece Gülen’e sempatizan kişilerden oluşmadığı artık bugünlerde hükümete yakın gazeteciler tarafından da dile getirilmeye başlandı. Ama bunun çok da bir önemi yok. Sonuçta ortada bir darbe teşebbüsü var ve bu eylem açık bir terör eylemidir. Bu eyleme fiilen katılmış veya fikren planlamış herkesin terör örgütü faaliyeti / eylemi kapsamında yargılanması şarttır.

  1. Usulsüz dinleme, sınav sorunlarının çalınması, siyasi davaların manipüle edilmesi vs eylemler

Bu eylemlerin TCK ve TMK anlamında bir “terör örgütü eylemi” olarak tanımlanması hukuken biraz sorunlu ancak bir “suç örgütü eylemi” olduğu açıktır. Bu kişiler genel olarak yargı ve güvenlik bürokrasisinde görev yapan kişilerdi. Bu kişilerin de yargılanması şarttır.

  1. Medya yayınları

Salt medya faaliyetinde bulunmanın terör örgütü faaliyeti olarak tanımlanması hukuken sorunludur. Yayın içerikleri bakımından, 6112 s. RTÜK Kanunu ile “terör propagandası yapma” eylemine lisans iptaline kadar giden yaptırımlar öngörülmekte iken RTÜK hiçbir zaman bu medya organlarına bu yönde bir tespit içeren bir yaptırım uygulamadı.

  1. Bank Asya’da hesap açtırmak

Bu ve aşağıda izah edeceğim bundan sonraki iddialar oldukça sorunlu ve zorlama bir iddialardır. Bu konuda arşivlere bakmak oldukça faydalı olacak. BDDK, … Banka Asya’dan, yönetim kurulunu belirleme yetkisine sahip A grubu imtiyazli pay sahibi 185 ortağı durumlarına ilişkin bilgi ve belgeleri 2 Ocak 2015’e kadar iletilmesini istedi. Kurul, söz konusu sürenin yetmeyeceğini belirten bankaya, ocak ayının sonuna kadar ek süre verdi. 2 Şubat’a kadar 53 imtiyazlı ortağa ait bilgi ve belgeleri kuruma ileten banka, 185 imtiyazlı ortaktan 132’sine ait bilgi ve belgeleri ise verilen sürede göndermedi. Bilgi ve belgeleri ne zaman göndereceği konusunda Kurum’a bilgi de vermeyen banka, böylece yüzde 63’lük imtiyazlı paya sahip 132 ortakta aranan niteliklerin tespiti açısından belirsizlik yarattı.

Görüldüğü üzere Bank Asya’ya el konulmasının terör örgütü iddiasıyla hiçbir ilgisi yok. Banka yönetimine 30.05.2015 tarihinde el konulmasına rağmen Banka; darbe teşebbüsünden sonra çıkarılan KHK’lara kadar da faaliyetlerine devam etti. Yine darbe sonrasına kadar, Banka yöneticileri yönünden herhangi bir terör örgütü iddiasıyla bir işlem yapılmadı.

Bu durumda, devlet bankanın ticari faaliyetlerine, darbe girişimine kadar müsaade ediyorsa, bu bankanın müşterilerine terör örgütü üyesi demek doğru değildir.

  1. “Cemaat okulları”nda çocuklarını okutmak

“Cemaat okulları” ile bilinen bu okullar, darbe girişimi sonrasında kapatılana kadar faaliyetlerine devam ettiler. Devlet bu okullara yönelik “terör faaliyeti” iddiasında bulunmadı. Madem ki bu okullar terör faaliyeti içinde idi neden devlet bu okulları kapatmak için darbe teşebbüsünü bekledi. Kaldı ki; 15 Temmuz öncesi bu okulların 2016-2017 Eğitim – Öğretim yılı izinlerini / ruhsatlarını yenilediği de bilinen bir gerçektir.

  1. Kimse Yok Mu Derneği’ne vs. kurumlara yardım yapmak

Bu ve diğer dernekler / vakıflar, yine darbe girişimine kadar devlet tarafından denetlenen ve faaliyetlerine devam eden, yardım toplayan, yardım toplamasına izin verilen derneklerdi. “Bu kurumlara yardım yapmak bir suç ise neden kapatılması için darbe girişimi beklendi” sorusu meşru bir sorudur? Bu sorunun cevabı bulunmadan yardımda bulunan kişileri suçlamak mümkün değildir.

  1. Sendika üyeliği

Bu yapı sempatizanları tarafından kurulan sendikalara üye olmak da bugün terör örgütü faaliyeti olarak tanımlanmakta. Oysa bu sendikalar da darbe sonrasında kapatılana kadar faaliyetlerine devam etti. Hatta Sendikalar Kanunu gereğince devletten yardım aldı ve üye kaydetmesi için ilgili Bakanlıklar tarafından kurumlara resmi yazılar yazıldı. Toplu İş Sözleşmelerine taraf oldular. “Bu sendikalara üye olmak bir suç ise neden kapatılması için darbe girişimi beklendi” sorusu burada da meşru bir sorudur? Bu sorunun cevabı bulunmadan sendika üyeliği bulunan kişileri suçlamak mümkün değildir. Ayrıca bu konuda bir standart da yok. Bazı illerde bu sendikalara üye olmak; suç olarak tanımlanıp dava açılırken, bazı illerde takipsizlik kararı verilmekte. Bu konuda da yargı sistemi ayrışmaktadır.

  1. Gazete / Dergi Aboneliği

Bu gazeteler terör faaliyetinde bulunuyor ise devlet yıllarca bu faaliyetlere göz yumdu? Bu yayınların basımına / dağıtıma neden müsaade edildi? Bu sorunların cevaplanması gerekmektedir.

  1. Digiturk / Türksat / Kablo TV Aboneliğinin iptali

Bilindiği üzere devlet kontrolündeki yayın platformları, yaklaşık 1,5 yıl önce bu yapının TV kanallarını platformundan çıkarmıştı. Ancak bu kanallar yayınlarına devam ettiler. Devlet, bu yayınlara kayyım ataması yapıncaya kadar müdahale etmedi. Yayın platformlarının bu kararından sonra aboneliği iptali eden kişiler, bugün terör örgütü iddiasına muhatap olmakta. Tamamen Tüketici Hukukunu ilgilendiren bir uyuşmazlığın bugün terör faaliyeti olarak tanımlanması garabettir.

  1. By-Lock Kullanımı

Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; medyada yer alan haberlere göre bu program, bu yapı tarafından oluşturulmuş ancak tıpkı Bank Asya gibi tıpkı okullar gibi herkese hizmet veren bir yazılım. Dosyalarda yer alan MİT raporuna göre sadece internet satış aplikasyonlarından (Google Play Store ve Apple Store) 500 binden fazla kişi tarafından indirilmiş bir program. Web sitelerinden indirilme sayısı ise hiç bilinmiyor. Nasıl ki Bank Asya’da hesabı bulunan, bu yapının okullarına çocuğunu gönderen herkes, bu yapı mensubu kabul edilemeyecekse, By-Lock kullanan herkes de bu yapı mensubu kabul edilemez. Ancak medyada yer alan haberlere göre özellikle son aylarda yapılan tüm operasyonlar bu iddiaya dayanmaktadır. Bu iddia ile ilgili MİT raporu ve bu rapora karşı hazırlanmış detaylı çalışmalar basında da yer aldı. Bu konuyu ayrı bir yazı ile teknik olarak da değerlendireceğiz.

Burada kritik mesele şudur: Öncelikle MİT tarafından tespit edilen bir husus CMK anlamında delil değildir. Kaldı ki; güvenli bürokrasisi de “By-Lock kullanımına ilişkin bilginin istihbarî bilgi olduğunu delil olamayacağını” her resmi yazısı ile tüm yargı mercilerine bildirmektedir. Yine bu husus ceza hukukçuları tarafından da ifade edilmektedir. Ayrıca MİT raporunda milyonlarca mesajın çözümlendiği ifade edilmekte. Bu mesajların soruşturma dosyalarına gönderilmesi gerçekten suç içerip içermediğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Ancak MİT her nedense bu taleplere cevap vermemektedir. Oysa Yargıtay’ın istikrar kazanmış içtihadına göre salt HTS kaydının delil olamayacağı mutlaka suç mahiyetinde içeriğin de tespit edilmesi gerekmektedir[1].

Öte yandan bir kişinin bu programı kullanıp kullanmadığı çok basit bir şekilde belirlenebilecektir. TİB – Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na veya bağlı olduğu BTK Bilgi Teknolojileri İletişim Başkanlığı’na yazılacak basit bir yazı ile şüpheliye / sanığa ait hatlardan / aboneliklerden By-Lock serverlarına bir bağlantı olup olmadığı varsa bağlantı gün / saat / süreleri öğrenilebilecektir. 15 Temmuz öncesinde yargı birimleri bu tarz bir işlemi binlerce kez yapmış ve muhatap kurumlar da bu yazılara detaylı cevap vermişlerdir. Ancak her nedense bu işlem bugün yapılmamakta, bu yöndeki talepler de yargı merciileri tarafından reddedilmektedir.

Bu şartlar altında yargı mercilerinin elinde olan tek şey; MİT tarafından hazırlanan herhangi bir dijital veri ve dayanak içermeyen, excel dosyası şeklinde adliyelere gönderilen listelerdir. Bu listelerin gerçekliği hiçbir şekilde de denetlenmemektedir. Bu konunun şu yönü de ilginçtir: Önce 129 bin By-Lock kullanıcısı var şeklinde haber servis edilmiş, sonra bu sayı 215 bine çıkarılmış, daha sonra bu sayı 122 bine indirilmiştir. Bazı ajanslar ise 122 bin kişilik listenin 215 bin kişilik listeye ek olduğunu ifade etmektedir. Eğer bu doğru ise toplamda 350 bine yakın By-Lock kullanıcısı olduğunu söylemek gerekir ki bu durumda halen Savcılıklar elinde işlem yapılmayı bekleyen en az 200 bin kişilik bir listenin daha var olduğu sonucu çıkmakta.

  1. Davalarda avukatlık yapmak

Sadece bu yapıda yer alan veya sempati duyan değil bu yapı ile ilgili 15 Temmuz öncesinde açılan davalarda avukatlık yapan hemen hemen her avukat, darbe girişimden sonraki ilk bir 1 ayda cezai takibata uğradı. Bugün gelinen noktada; binden fazla avukat hakkında terör soruşturması var ve bunların yaklaşık beş yüzü tutuklu durumda.

Peki avukatlar neden hedef? Bu sorunun cevabı çok basit: Darbe girişimi sonrasında başta işkence olmak üzere bir çok kötü muamele ve hak ihlali yaşandı. Avukatlar hedef alınarak bu eylemlerin üzeri kapatılmak istendi. Şüphelilerin şahsi avukatlarına ifadelere girme izni verilmedi. Baro’dan görevlendirilen –çoğu tecrübesiz ve genç- avukatların ise bu duruma ses çıkarmaları mümkün değildi. Ki bu durum da bu avukatlar tarafından kabul edilmektedir.

Avukatların hedef alınmasına ilişkin ilk eylem; darbeden üç gün sonra “yasaklı avukat listesi” hazırlanarak yapıldı. Haklarında o tarihte hiçbir soruşturma olmayan yaklaşık 350 avukat adliyeye dahi alınmamaya başlanmıştı. Tamamen idari bir tasarruf olan bu işlem sonrasında da cezai tasarrufa dönüştü. Daha sonra da KHK ile “hakkında terör soruşturması olan avukatların terör dosyalarında avukatlık yapması” yasaklandı.

Bugün gelinen noktada, bu kadar avukatın tutuklu veya soruşturma olması nedeniyle sanıklar / şüpheliler kendilerini savunacak bir avukat bulamamakta, Baro tarafından atanan avukatlardan yardım ummaktadır. Birçok ilde Barodan atanan avukatlar da dosyalardan, korku ve endişe nedeniyle çekilmek zorunda kalmaktadır.

Oysa bu hususun çok daha farklı bir boyutu daha var. Şöyle ki; ünlü yönetmen Spielberg’in Akademi ödüllü Casuslar Köprüsü (Bridge of Spies, 2015) filmindeki şu repliğe dikkatinizi çekerim: “… ülkemiz için önemli olan; bu adamın (Rus Casusu) adil şekilde yargılanması. İpin ucunda Amerikan adaleti var. Adalet sistemimiz, adil bir yargılama yapılmıyormuş gibi görünmemeli.

Aslında bu sözleri, bugünlerde ülkemiz için de söyleyecek birilerine fazlasıyla ihtiyacımız var. Peki neden böyle düşünüyorum? Sanıkların / şüphelilerin kendi avukatlarının tutuklandığı / yasaklandığı, bu nedenle de davalara girmelerinin engellendiği, Barodan atanan avukatların bile korku ve endişe ile çekilmek zorunda kaldığı bu davalarda, göstermelik dahi olsa adil bir yargılama yapılıyormuş görüntüsünün verilmesi mümkün değildir.

Bu şartlar altında, bu davalarda verilecek kararlar, dünyanın en adil ve doğru kararı bile olsa adil yargılanma hakkının usul boyutu ihlal edildiği için nihayetinde AİHM’den dönecektir.

Sonuç olarak; yukarıda 11 madde halinde tasniflediğim eylemler bakımından şu tahminim doğru olduğunu da düşünüyorum. Hakkında cezai takibat bulunan yaklaşık 150 bin kişiden yaklaşık 8-10 bin kişilik kısmının eylemlerinin, yukarıdaki 1. ve 2. maddeye dahil olduğunu, geri kalanlarının ise 3. ve sonraki maddelere dahil olduğunu kanısındayım.

 

ÜLKEMİZİ NE BEKLİYOR

Yukarıda da izah etmeye çalıştığım gibi 600 bin – 1 milyon arası bir grup, terör örgütü üyeliği iddiası ile bir şekilde muhatap olmakta. Bu kişiler, maalesef toplum tarafından dışlanmakta. Kendilerine de birşey olabileceği korkusu ile sosyal çevreleri tarafından terk edilmiş durumdalar. Bir anlamda bu kişiler kendi “getto”larına çekilmeye zorlanmakta. Bu kişilerin sosyal yardım başvuruları dahi reddedilmekte.

Tüm dünyanın benimsediği terörle mücadele yöntemi şu şekildedir: Şiddet suçuna bulaşmış örgüt üyelerinin ve örgüt yöneticilerinin cezalandırılması, herhangi bir şiddet fiili olmayanların ve sempatizanların örgütten uzaklaştırılması ve topluma kazandırılması. Ama maalesef devlet bunu yapmak yerinde hiçbir şiddet veya suç olayı ile ilgisi olmayan kişileri kazanmak yerine adeta bu yapının kucağına itmekte.

Tarihimizdeki şu acı tecrübeyi unutuyoruz. Aydın Ünal’ın yazısında da vurgulandığı üzere PKK; 1980 sonrasında bölgede uygulanan yanlış politikaların mağdur ettiği ailelerle ve bunların çocukları ile taban bulmuştur. Şu an maalesef karşımızda marjinalleşmeye veya en azından devletine düşman edilmeye itilen yaklaşık 1 milyon kişi ile karşı karşıyayız. Bu kişilerin çocukları ileride büyüdüğünde her türlü manipülasyona açık olacaklar. Okullarında dışlanan, arkadaşları tarafından parmakla işaretlenen, ailesi tutuklu veya işsiz ya da en azından “FETÖ’cü” şeklinde damgalanmış, devletin diğer vatandaşlarına sunduğu hizmetlere ulaşması engellenen, umutsuz ve sorunlu bir nesil yetiştiriyoruz. Bu tablo en az 15 Temmuz gecesi kadar acı bir tablo.

 

PEKİ NE YAPMALI / YÖNTEM NE OLABİLİR

Yukarıda da değindiğim gibi; dünyanın benimsediği terörle mücadele yöntemine göre, şöyle bir metot geliştirilebilir.

  • Darbe fiiline katılmış veya planlamasında bulunmuş ya da talimat vermiş kişilerin mutlaka cezalandırılması gerekmektedir.
  • Bulundukları kamu görevinden kaynaklı yetkilerini, devletin amaç ve çıkarları için değil de bu yapının çıkarları için kullandığı tespit edilen ve böylece suça (usulsüz dinleme, davaların manipüle edilmesi vs) karışan kişilerin cezalandırılması gerekmektedir.
  • Bunun haricinde herhangi bir şiddet fiili olmayan, salt Bank Asya hesabı olması, Dernek üyeliği veya yardımı, okullarda çocuklarını okutması, By-Lock kullanması vs gibi iddiaların bir suç olmadığı net şekilde ortaya konarak, yargılama sürecinden ayrıştırılması ve topluma kazandırılması şarttır.

Bu amaçla şunlar yapılabilir:

Af: Zaten yeterince gergin olan toplumsal havanın yumuşatılması amacıyla belli suçlar istisna edilerek (Darbe, adam öldürme, cinsel suçlar, çocuklara karşı işlenen suçlar vs) bir genel af kanunu çıkarılabilir. Bu uygulama, toplumda biriken enerjinin, husumetin atılmasına katkı sağlar. Zaten terör örgütü iddiasına muhatap olan sadece bu yapıdaki kişiler de değil; Kürt siyasetçiler, Cumhuriyet, Sözcü yazarları dahil solcular vs.

Rahşan Affı: Kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen, belli suçlar istisna tutularak, belirli bir süre soruşturmaların / kovuşturmaların / kesinleşmiş mahkumiyetlerin infazının ertelenmesi yöntemi uygulanabilir. Örneğin 5 yıl boyunca yine belli suçlar istisna edilerek (Darbe, adam öldürme, cinsel suçlar, çocuklara karşı işlenen suçlar vs) hukuki süreç ertelenir. Bu 5 yıl içinde bu kişiler başka bir suça bulaşmazlar ise bu soruşturma dosyaları da kapatılır. Bu durum da bir çözümdür. Özellikle bu yapı ile irtibatlı kişilerin bu yapıdan uzak durması noktasında da etkin bir yöntemdir. Bu yöntemde, devlet cezalandırma hakkından vazgeçmediği gibi kişiye ikinci bir şans da sunmaktadır.

Peki Genel Af veya Rahşan Affı yöntemi uygulanırsa hangi tarih baz alınacak? Bu önemli bir konu. Bazılarına göre başlangıç tarihi Ergenekon, Balyoz davaları denilse de bu tarihler politik olarak mümkün görünmüyor. Diğer alternatifler üzerinden bu konuya da değinmek istiyorum:

17/25 Aralık 2013: Ak Parti, bu tarihe çok vurgu yapıyor. 17/25 Soruşturmalarının kumpas olduğu hatta darbe girişimi olduğunu iddia ediyor. Bu tarihten sonra taraflar arasındaki kopuşun alenileştiği de açık. Ancak buna rağmen bu yapı ile ilgili görüntüde bir mücadele yapılsa da “terör örgütü” iddiasını delillendirecek hiçbir şey bulunamadığı da açık. Yapılan soruşturmalar veya alınan idari tedbirler ise daha çok 17/25 soruşturmalarının kumpas olduğunu ispata yönelik bir mahiyet taşımaktaydı. Zaten bu husus HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın darbe girişimi sonrası yaptığı açıklamalarla da sabit(bu açıklamaya aşağıda daha detaylı yer vereceğim). Bu nedenle bu tarihin baz alınması da sorunludur.

27 Mayıs 2016: MGK, darbeden yaklaşık 50 gün önce yaptığı bu toplantıda aldığı tavsiye kararı ilk kez “Fetullahçı Terör Örgütü” tanımlaması yaptı ve artık bu tanımın kullanılmasını ve idari mercilerin bu kapsamda hareket etmesini tavsiye etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Paralel yapının “Fethullahçı terör örgütü” olarak nitelendirilmesi için dün tavsiye kararı aldık, Bakanlar Kurulu kararı çıkınca PKK ve PYD ile aynı kategoride yargılanacaklar. Dün MGK’da Fetullahçı terör örgütü olarak tavsiye kararını alıp, hükümete gönderdik.” ifadelerini kullandı. Ancak burada hukuki bir sorun bulunmaktadır. MGK kararları tavsiye niteliğinde olduğu gibi kamuoyuna resmi olarak duyurulan, Resmi Gazete’de yayımlanıp herkes için alenileşip bağlayıcılık taşıyan bir mahiyette değil. Bu nedenle sıradan bir vatandaşın bu kararlardan ve içeriğinden haberdar olması mümkün değil. Kaldı ki; hükümet açısından dahi bağlayıcılığı olmayan bir kararın, vatandaş açısından bağlayıcı kabul edilmesi de hukuken zor.

15 Temmuz 2016: HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz darbe sonrası yaptığı açıklamada; Biliyorsunuz, bu örgütün silahlı terör örgütü olup olmadığı konusunda tartışma vardı. Bunun kriminal hale gelmesi için silahlı terör örgütü tespitinin yapılması gerekiyordu. … O gün darbe gecesi bu örgütün terör örgütü olduğu yönünde ayan beyan, kimsenin karşı çıkamayacağı deliller çıkınca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Türk Ceza Kanunu’nun örgüt üyeliği suçunu düzenleyen 314. maddesi gereği soruşturma açtı.” ifadelerini kullanmıştır. Bizim hukuk sistemimize göre, bir yapının terör örgütü olarak tanımlanması için üç usul vardır:

  • Kesinleşmiş bir yargı kararı ile terör örgütü tanımlanması yapılmış olması: Yapılan bir yargılama sonunda, bir yapı için terör örgütü tanımlaması yapılmış ve bu karar kesinleşmiş ise bu karar herkes için bağlayıcı hale gelir. Oysa FETÖ tanımlaması ile verilmiş ve kesinleşmiş bir yargı kararı halen yoktur. Zaten bu husus Can Dündar ve Erdem Gül’ün yargılandığı davada Mahkeme tarafından da kabul edilerek şu şekilde hüküm kurulmuştur: “…‘FETÖ/PDY’ olarak adlandırılan silahlı terör örgütünün varlığı yönünde kesin  bir yargı hükmü mevcut olmadığı, söz konusu yapılanmanın silahlı bir terör örgütü  niteliğini haiz olduğu iddiası ile ilgili olarak Türkiye genelinde yürütülmekte  olan soruşturma ve kovuşturmaların halen devam ettiği, bu aşamada herhangi bir surette bu yönden hüküm  kurulamayacağı …”
  • Kuruluş amacı olarak şiddet veya terör faaliyetinde bulunmayı açıkça ifade etmiş olmak: Bunun tipik örneği PKK’dır. PKK; Türkiyenin belli kısımlarını da içine alan bir alanda bağımsız bir devlet oluşturma idealiyle kurulmuştur. Bu nedenle bu yöndeki amacını deklare edilen yapılar için kesinleşmiş yargı kararı şartı aranmaz.
  • BM Kararları Gereğince Bakanlar Kurulu Kararı alınması: Üye tüm ülkeler için bağlayıcılığı olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları gereğince, terör örgütü tanımlaması yapılan örgütler için iç hukuk bakımından Bakanlar Kurulu Kararı alınır ve bu karar Resmi Gazete’de yayımlanır. Ancak bu karar, bir ülkenin kendi vatandaşları için alınamıyor. Bu nedenle FETÖ tanımlaması ile BKK alınması mümkün değil.

Tüm bu tarihleri değerlendirdiğimiz zaman en mantıklı tarih 15 Temmuz olarak ortaya çıkıyor. HSYK Başkanvekili de 15 Temmuz öncesinde yargı bürokrasisinde “terör örgütü” tanımlaması bakımından bir tereddüt olduğunu ifade ediyor. 15 Temmuz sonrasında halen bu yapı ile irtibatı olan kişilerin varsa bir suç eylemleri cezalandırılması, bu tarihten sonra irtibatları kalmayan kişiler için Genel Af / Rahşan Affı yönteminin uygulanması mantıklı bir çözüm olarak görünmektedir.

Ceza Mevzuatında Değişiklik: Yıllarca Avrupa Birliği İlerleme Raporlarında, Venedik Komisyonu Raporlarında ve AİHM kararlarında en çok vurgu yapılan konu; terörle mücadele mevzuatımızın oldukça muğlak olması ve geniş yorumlanmasıdır. Bu haklı bir eleştiridir. Bizim ceza mevzuatımıza göre başka hiçbir suç eylemi olma şartı olmaksızın sadece sempatizan olmanın karşılığı bile 7,5 yıldan başlıyor. Oysa Avrupa Hukukunda terörist iddiasına muhatap olmak için mutlaka başka bir suç / şiddet eyleminde bulunma şartı var. Ülkemizdeki siyasi iklime göre; -örneğin açılım sürecinde- bir demokrasi manifestosu olarak dağıtılacak bir köşe yazısı başka bir iklimde -örneğin bugünlerde- terör örgütü propagandası / eylemi olarak kabul görmektedir. Yine Öcalan’ın bir mesajının bundan 5 yıl önce Diyarbakır’da milyonlara okutulmasına müsaade eden devlet, bugün “Sayın Öcalan” lafını dahi takip etmekte. Bu nedenle terörle mücadele mevzuatımızı AB’ye uyumlu hale getirip “şiddet eylemine karışma” şartını getirmemiz de bir yöntem olabilir. Böyle bir durumda, salt banka hesabı, dernek üyeliği vs iddialar ile soruşturulan / tutuklanan on binlerce kişi bu cendereden çıkartılmış olur.

 

SON SÖZ

Bu satırları, gerçek bir ceza soruşturması yapılması, gerçekten darbe girişimine karışmış ve / veya öncesinde başka şekillerde suça bulaşmış kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarının sağlanması, bu yapılırken yaratılan binlerce mağduriyetten bir an önce vazgeçilmesi, nihayetinde ülkemin; gerçek bir demokrat ve insan haklarına saygılı bir ülke olması umuduyla yazıyorum.

Ortada ciddi bir sorun olduğu açık.

Ülkem için güzel ve barış içinde bir gelecek umuduyla…


[1] Bu kararlardan örnekler: YCGK 04.10.2011, 2011/10-159 E. 2011/202 K.: “… içeriği tespit edilemeyen telefon görüşmeleri ile .. mahkûmiyet hükmü kurulması yerinde değildir”. Yargıtay 9. CD 13.01.2016, 2015/8703 E. 2016/119 K.: “içeriği tespit edilmeyen HTS kayıtları dışında … delil bulunmayan olayda .. sanığın beraati yerine … mahkûmiyetine karar verilmesi (doğru değildir)”. Yargıtay 10. CD 16.11.2015, 2015/4718 E. 2015/32935 K.: ” … içeriği tespit edilmeyen telefon görüşmelerine dayanılarak mahkûmiyetine karar verilmesi (doğru değildir)”. Yargıtay 20. CD 21.01.2016, 2015/1663 E. 2016/271 K.: “… 28 adet içeriği tespit edilemeyen HTS kayıtlarının mahkumiyet için yeterli olmadığı, … beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi (doğru değildir).”

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz.