Aslında baskı rejimlerinin hedefinde, kendisine destek verenler de dahil olmak üzere tüm halk bulunmaktadır. Bu tür rejimler ve bu rejimlerin güç sahipleri, kendilerinden başka herkesi, güç merkezlerinin birer düşmanı olarak görürler. Ellerindeki gücü kaybetmemek için de yandaşları dahil herkesi alt etmenin türlü yollarını kullanırlar.

Ama özelde ise üç meslek grubu öncelikli hedeftir. Üç yazı halinde bu meslek mensuplarının, özellikle 15 Temmuzdan sonra yaşadıklarını anlatacağım. 

* * * * * *

Kadri Gürsel. Galatasaray Lisesi mezunu, Yeni Gündem dergisi, Cumhuriyet, Güneş, Sabah gazeteleri, Nokta dergisi, Agence France-Presse, Artı Haber dergisi, Milliyet, Diken web sitesi, Cumhuriyet’te çalıştı. 1995’te PKK tarafından kaçırıldı, 26 gün sonra serbest bırakıldı. Uluslararası Basın Enstitüsü’nün Türkiye Ulusal Komitesi Başkanı.

Ali Bulaç. Sosyolog, ilahiyatçı, gazeteci, yazar. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve Sosyoloji mezunu. Hareket, Düşünce dergileri, Düşünce Yayınları, Kitap, Bilgi ve Hikmet dergisi, Zaman, Milli Gazete, Yeni Şafak, Today’s Zaman, Özgün Duruş’ta çalıştı. Türkiye’de İslamcılığın en önemli ideologlarındandır.

Ahmet Altan. Hürriyet, Güneş, Yeni Yüzyıl, Milliyet, Taraf’ta çalıştı. Birçok ulusal ve uluslararası ödülün sahibi bir gazeteci ve romancı.

Ahmet Şık. Milliyet, Cumhuriyet, Evrensel, Yeni Yüzyıl, Nokta, Reuters, Radikal, Aktüel’de çalıştı. “İmam’ın Ordusu” kitabı daha yayımlanmadan yasaklandı ve bu kitabı nedeniyle Gülenciler tarafından tutuklandı.

Ali Ünal. İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Yeni Devir, Kitap ve Girişim dergileri, İnsan, Pınar, Düşünce, Beyan, Kültür Basım-Yayın, İhya ve Seçkin Yayınları, Sızıntı, Yeni Ümit, Yağmur, The Fountain dergileri, Zaman gazetesinde çalıştı. Kur’an’da Temel Kavramlar kitabı ve hem İngilizce hem Türkçe Kuran meal tefsiriyle dikkat çekti.

* * * * * *

 

tutuklu-gazeteciler-silivri

Yukarıda sadece birkaçına yer verdiğim ama şu an sayıları 170’in üzerinde olan gazeteci, “terör örgütü üyeliği” veya “üye olmamakla birlikte yardım” suçlaması ile tutuklu.

Farklı sosyolojik tabanlardan gelen, aynı sosyal ortamlarda bulunma ihtimali dahi olmayan bu gazetecilerin “FETÖ” kodlaması ile tek bir torbaya atılmasını izah etmek zaten mümkün değil. Bu gazeteciler arasında, Alevi de var Sünni de. Seküler de var İslamcı da. Gülenci de var Gülencilerin mağdur ettiği de. Başından beri iktidara muhalif olanlar da var, 2014’e kadar iktidara koşulsuz destek verenler de.

Özelde bu tutuklu gazetecilerin eleştirilecek birçok eylemi olabilir. Örneğin Ahmet Altan’ın, Ergenekon ve Balyoz davalarındaki yayınları sebebiyle hatalar yaptığı, bu yayınların da etkisi ile o davalarda mağduriyetler yaşandığı söylenebilir. Cemaat medyasında çalışanların birçoğunun sicillerinde, demokrat olmak gibi bir dert olmadığı da biliyoruz. Bu hataları yapan kişilerin, mesleki olarak cezalandırılmasının birçok yöntemi vardır. Ama bu hataların karşılığı bugün terör örgütü üyeliğinden tutuklanmak değildir.

Baskı rejimlerinde, gazetecilerin hedef seçilmesinin temel nedeni, halkın doğru haber alma özgürlüğünün engellenmesidir. Gazetecilerin tutuklanması ile cezalandırılan kişiler, özelde bu kişilerin kendileri ve aileleri olmakla birlikte, asıl cezalandırılan toplumdur. Cesur ve doğru haber / yorum yapma idealindeki gazetecilerin olmadığı bir medyanın, gerçekleri halka sunmasından, dördüncü kuvvet olarak iktidarı denetlemesinden söz edilemez. Zaten bugünkü medyamızın hali de bunun açık bir ispatı.

Bu noktada şu eleştiri kabul edilir bir eleştiri değil. “Gülenci gazeteciler yıllarca yayınları ile sekülerleri hedef gösterdi, Taraf gazetesi Ergenekon ve Balyoz davalarında tetikçilik yaptı” şeklindeki eleştiriler birçok yönü ile haklı da olsa bugün bu noktada değiliz artık.

Şunu kabul etmemiz gerekiyor. Mesele “FETÖ” meselesi değil. Hedef gazetecilik hatta özgür gazetecilik, muhalif olabilmek, muhalif kalabilmek. Dolayısıyla gazetecilerin özgürlüğü için mücadele edenlerin kendi mahallelerinin dogmalarından arınması ve her bir gazeteci için mücadele vermesi gerekiyor. Sadece kendi mahallemiz için verilecek bir mücadeleden sonuç almak da mümkün değil. Kadri Gürsel’in özgürlüğü ne kadar kutsalsa, Ali Bulaç’ın özgürlüğü de o kadar kutsal. Ali Ünal’ın mağduriyeti ne kadar büyükse, Murat Aksoy’un mağduriyeti de o kadar büyük. Cumhuriyet’e, Sözcü’ye operasyon yapılması ne kadar büyük skandalsa, İpek Medyasına kayyım atanıp kapatılması da o kadar büyük bir skandal.

Ortak mücadele için ilk yapılaması gereken “FETÖ” kodlamasını reddetmektir. “FETÖ üyesi” veya “FETÖ üyesi olmamakla birlikte yardım etmek” ifadelerinin toplumsal anlamından ziyade hukuki anlamına bakmak daha doğru bir yaklaşım olacak. Burada ceza hukuku anlamında iddia edilen şey, “silahlı bir terör örgütünün üyesi olmak” veya “silahlı bir terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etmek”tir ve nihayetinde her ikisinin sonucu da “terörist olma” iddiasıdır. Oysa terörist olma iddiası, Kadri Gürsel’e de, Ali Bulaç’a da, Lale Kemal’e de ve diğer tüm tutuklu gazetecilere yapışmayacak bir ithamdır. Bu insanların hiçbiri eline silah alıp darbe yapmaya kalkmadı. Dolayısıyla baskı rejiminin, tutuklu veya değil soruşturma altındaki bu gazeteciler için kullandığı FETÖ kodlamasını terk etmekle işe başlamalıyız.

Unutmamamız gereken en önemli kriter belli. Tekrar etmek gerekirse, bu gazetecilerin hiçbiri darbeye karıştığı için tutuklanmadı. Bu gazeteciler, güç odaklarını ve özelde iktidarı rahatsız eden yayınlar yaptıkları için tutuklandılar. Dolayısıyla gazeteciler ve gazetecilik aynı merkezin mağduru.

Mücadele için de birlikte hareket etmek lazım. Kendi mahallemize demokrat olmakla özgürlük gelmez. Yıllarca ayrıştığımız için bu haksızlıklar yaşandı, bugün birleşme zamanı.

Bir an önce özgürlüklerine kavuşmaları umuduyla…

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: