Aslında baskı rejimlerinin hedefinde, kendisine destek verenler de dahil olmak üzere tüm halk bulunmaktadır. Bu tür rejimler ve bu rejimlerin güç sahipleri, kendilerinden başka herkesi, güç merkezlerinin birer düşmanı olarak görürler. Ellerindeki gücü kaybetmemek için de yandaşları dahil herkesi alt etmenin türlü yollarını kullanırlar.

Ama özelde ise üç meslek grubu öncelikli hedeftir. Üç yazı halinde bu meslek mensuplarının, özellikle 15 Temmuzdan sonra yaşadıklarını anlatacağım. 

* * * * * *

Avukatlık mesleğinin temel amacı, birey – birey veya birey – devlet arasındaki uyuşmazlıklarda, tarafların adil şekilde yargılanmalarına yardımcı olmaktır. Bu nedenle bir davada görev üstlenen avukat, müvekkili hakkındaki iddia ile eş tutulamaz. Müvekkili, adam öldürme ve ya dolandırma veya darbe yapma iddiasına muhatap olabilir ama avukatın görevi o kişinin hukukun temel ilkelerinin uygulanarak, adil şekilde yargılanmasını sağlamaktır.

Ama özellikle 15 Temmuzdan sonra ise bu yazdığım değerlendirme, maalesef ülkemiz için geçersiz hale geldi. Malum olduğu üzere 17/25 sürecinden sonra iktidar, Gülenci olduğu iddia edilen kamu görevlileri ve işadamları hakkında soruşturmalar başlattı. Bu adli ve / veya idari soruşturmalarda avukatlık yapan kişiler, zaten bir süredir iktidarın çeşitli baskıları altında idi.

Ama 15 Temmuz sonrası, sadece Gülenci olduğu iddia edilen avukatlar değil bu yapı ile ilgili açılan davalarda avukatlık yapan hemen hemen her avukat, darbe girişimden sonraki ilk bir 1 ayda cezai takibata uğradı. Şöyle ki, ilk operasyon darbe girişiminde hemen 6 gün sonra yapıldı. Bugün gelinen noktada; 1500’e yakın avukat hakkında terör soruşturması var ve bunların 500’den fazlası tutuklu. Gülencilerle irtibatlı bir davada 15 Temmuz öncesi, profesyonel olarak avukatlık yapmış olmak, bugün terör örgütü üyesi olmanın yeterli nedeni kabul ediliyor. Bu avukatlar arasında gerçekten Gülenci olarak bilinen kişiler olduğu gibi, apayrı dünya görüşlerine sahip kişiler de var. Bunlardan ayrı olarak başta Çağdaş Hukukçular Derneği olmak üzere sol görüşlü kimi dernek ve vakıflarla irtibatlı bir çok avukat da cezai takibat altında.

avukatlar gözaltıBuradaki kritik soru şu: Yaklaşık iki buçuk yıl boyunca bu davalarda avukatlık yapan kişiler nasıl oldu da bir anda 15 Temmuzdan sonra terör örgütü üyesi oluverdi? Madem bu kişiler terör örgütü üyesi idi, mahkemeler ve tabi ki devlet bu avukatların o dosyalarda avukatlık yapmasına neden müsaade etti?

Peki avukatlar neden hedef? Bu sorunun çok basit iki cevabı var:

  1. Darbe girişimi sonrasında başta işkence olmak üzere bir çok kötü muamele ve hak ihlali yaşandı. Avukatlar hedef alınarak bu eylemlerin üzeri kapatılmak istendi. Şüphelilerin ifadelerine, şahsi avukatlarının girmesine izin verilmedi. Baro’dan görevlendirilen –çoğu tecrübesiz ve genç- avukatların ise bu duruma ses çıkarmaları mümkün değildi. Ki bu durum da bu avukatlar tarafından kabul edilmektedir.
  2. Baskı rejiminin, hukuka aykırı işlemlerine karşı bireylerin hak arama mücadelesini engellemek. Birçok köşe yazısına da konu olan bu durum nedeniyle, bireyler başta KHK ile ihraç işlemleri olmak üzere, kendi haklarını savunacak avukat bulmakta zorlanmaktadır. Birçok avukat, kendinin veya ailesinin başının belaya girme korkusu ile işten çıkarılan veya cezai takibata uğrayan kişilerin avukatlığı yapmaktan haklı olarak imtina etmektedir.

Avukatların hedef alınmasına ilişkin ilk eylem; darbeden üç gün sonra “yasaklı avukat listesi” hazırlanarak yapıldı. Haklarında o tarihte hiçbir soruşturma olmayan yaklaşık 350 avukat adliyeye dahi alınmamaya başlanmıştı. Tamamen idari bir tasarruf olan bu işlem, sonrasında da cezai tasarrufa dönüştü. Daha sonra da KHK ile “hakkında terör soruşturması olan avukatların terör dosyalarında avukatlık yapması” yasaklandı.

Artık, bu kadar avukatın tutuklu veya soruşturma olması nedeniyle sanıklar / şüpheliler kendilerini savunacak bir avukat bulamamakta, Baro tarafından atanan avukatlardan yardım ummaktalar. Birçok ilde Barodan atanan avukatlar da dosyalardan, korku ve endişe nedeniyle çekilmek zorunda kalmakta.

Tüm bunlar olurken avukatların hakkını savunma sorumluluğu olan Barolar ve Barolar Birliği saraya gidip topuk selamı vererek meslektaşlarının uğradığı haksızlığa sessiz kalmış hatta tasvip etmiştir. Evet, haklarında soruşturma yürütülen avukatların büyük kısmı Barolar Birliği başkanı ile aynı dünya görüşüne sahip değiller. Ama sonuçta meslektaşlarının hakkını, dolayısıyla savunma makamını savunmaktan imtina eden bir Baro yönetiminin avukatlığa verdiği zarar, iktidarın verdiği zarardan daha az değildir. Oysa, bugün baskı rejimine eklemlenmekten imtina etmeyen Barolar Birliği yönetimi, bundan sadece bir kaç yıl önce Av. Selçuk Kozağaçlı’nın tutuklanması nedeniyle (ki gerçekten haksız bir tutuklama idi), cezaevi ziyaretleri ve duruşmalar için Ankara’dan otobüs kaldırıyordu.

Bu hususun çok farklı bir boyutu daha var. Şöyle ki; ünlü yönetmen Spielberg’in Akademi ödüllü Casuslar Köprüsü (Bridge of Spies, 2015) filmindeki şu repliğe dikkatinizi çekerim: “Bizim için önemli olan, ülkemiz için önemli olan; bu adamın (Rus Casusu) adil şekilde yargılanması. İpin ucunda Amerikan adaleti var. Adalet sistemimiz, adil bir yargılama yapılmıyormuş gibi görünmemeli.

Aslında bu sözleri, bugünlerde ülkemiz için de söyleyecek birilerine fazlasıyla ihtiyacımız var. Sanıkların / şüphelilerin kendi avukatlarının tutuklandığı / yasaklandığı, bu nedenle de davalara girmelerinin engellendiği, Barodan atanan avukatların bile korku ve endişe ile çekilmek zorunda kaldığı bu davalarda, göstermelik dahi olsa adil bir yargılama yapılıyormuş görüntüsünün verilmesi mümkün değildir.

Bu davalarda gerçekten adil bir yargılama olması için yapılması gereken, avukatlar üzerindeki bu baskının sonlandırılması, sanıkların şahsi avukatları ile savunma yapma imkanının oluşturulmasıdır. Ki AİHM, kişinin kendi avukatı ile savunma yapmasının engellenerek onun yerine Baro tarafından avukat atanmasını, hak ihlali kabul etmektedir (Goddi – İtalya, Pham Hoang – Fransa kararları). Yine AİHM verdiği başka bir kararda, hakkında soruşturma bulunan kişinin avukatının da daha sonra salt bu davası nedeniyle soruşturulmasını adil yargılanma hakkı ihlali olarak kabul etmektedir (Kyprianou / Kıbrıs, kararı).

Bu şartlar altında, bu davalarda verilecek kararlar, dünyanın en adil ve doğru kararı bile olsa adil yargılanma hakkının usul boyutu ihlal edildiği için nihayetinde AİHM’den dönecektir.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: