Aslında baskı rejimlerinin hedefinde, kendisine destek verenler de dahil olmak üzere tüm halk bulunmaktadır. Bu tür rejimler ve bu rejimlerin güç sahipleri, kendilerinden başka herkesi, güç merkezlerinin birer düşmanı olarak görürler. Ellerindeki gücü kaybetmemek için de yandaşları dahil herkesi alt etmenin türlü yollarını kullanırlar.

Ama özelde ise üç meslek grubu öncelikli hedeftir. Üç yazı halinde bu meslek mensuplarının, özellikle 15 Temmuzdan sonra yaşadıklarını anlatacağım. 

* * * * * *

Hakimlik ve savcılık mesleğinin temel amacı, birey – birey veya birey – devlet arasındaki uyuşmazlıklarda, taraflar arasında adil yargılama yapmak ve adil karar vermektir. Bu görevlerinin sonucu olarak, toplumda adalet duygusunun oluşmasını sağlarlar. Yargı mensupları yetkilerini Anayasa’dan almakla birlikte görevlerini, savcılar “kamu adına”; hakimler de “Türk Milleti adına” yaparlar.

Bu mesleklerin en temel özelliği adil ve tarafsız olmaktır. Adil ve tarafsızlığını kaybetmiş bir meslek grubunun topluma “adalet” duygusu vermesi zaten mümkün değildir.

Hakim ve savcılar; görev ve yetkileri gereği, zaman zaman siyasi iktidarlarla, güç odakları ile çatışmaya girebilirler. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü temel sorumluluklarından biri de demokratik düzenin üç erkinden biri olarak, yasama ve yürütme organını denetlemektir. Bu denetlemenin nasıl olduğunu akademik olarak anlatamaya gerek yok. Bu denetlemeler, demokratik sistemlerde olağan bir işlem olarak kabul edilmektedir. Türkiye gibi baskı rejimlerinde ise siyasi iktidarlar yargının bu denetiminden kaçmak için çeşitli yollar ararlar. Yasama ve yürütme faaliyetleri ile yargı alanını daraltmak (bknz. Sayıştay Kanununda yapılan değişiklikler) ve hakimlerin ve savcıların görev yerlerine ilişkin kararnameler, bu amaca matuf tipik işlemlerdir.

Artık kanıksadığımız bu işlemlerin kat be kat fazlasını 15 Temmuz sonrası gördük. Daha darbe girişimi tam olarak bastırılmamışken, darbeciler daha gözaltına alınmamışken, 16 Temmuz sabahı üç bine yakın hakim savcı hakkında gözaltı / yakalama kararı verildi. Bu karara istinaden HSYK bu kişileri hemen açığa aldı. Dalga dalga devam eden bu tür işlemler sonrasında bugün dört binden fazla hakim ve savcı, hiçbir somut eylem isnadına muhatap olmadan meslekten ihraç edildi. Bu kişilerden üç bine yakını da halen tutuklu. Büyük kısmının malvarlığında tedbir var. Emekliliğe hak kazananların emeklilik talepleri dahi kabul edilmiyor. Tutuklu olmayanların avukatlık yapma talepleri Barolar tarafından reddediliyor.

hakim gözaltı
Danıştay Başkanı tarafından toplantı bahanesi ile salona çağırılan Danıştay üyelerine, cübbeleriyle gözaltı işlemi yapıldı.

Bu uygulama bize 1960 Darbesini hatırlatmakla birlikte en azından o darbeciler bugünkü güç sahiplerinden daha insaflıymış. O zaman da darbeciler, beş yüzden fazla hakim savcıyı ihraç etmişti ama en azından tutuklama veya özlük hak kaybı yaşamamış, emekli maaşlarını almaya başlamışlardı.

Peki bu hakim ve savcıların ihraç gerekçesi ne? Görünür gerekçe “terör örgütleri ile iltisak”. Bu iltisak doğru mudur, bilmiyoruz. Çünkü, ifadesinde bu iltisakı ifadesinde açıkça kabul etmiş olan Ferhat Sarıkaya halen makbul bir savcı olarak görev yapıyor. Bunu nasıl izah edeceğiz? Bu izahsızlık, ihraçtaki temel gerekçenin hesap sorma potansiyeli olan hakim ve savcılardan kurtulma olduğunu gösteriyor. Gazetecileri hedef alarak halkın gerçek haber almasını engelleyen, avukatları hedef alarak hak arama mücadelesine engel olan baskı rejimleri, hakim ve savcıları da bu ve benzeri hukuksuzlukların hesabı sorulmasın diye hedef almaktadır. Bunun için de 2014 HSYK seçimlerinde kendi listelerine oy vermediklerini düşündükleri her yargı mensubunu ihraç etme yoluna gittiler. Nihai amaç, baskı rejimine mutlak biat etmiş bir yargı sistemin inşaasıdır.  Ve bugün için bunda başarılı olmuş görünüyorlar.

Şunu kabul etmemiz gerekiyor. Gerçekten bu hakim ve savcılar arasında skandalları ayyuka çıkmış veya verdiği ifadelerde anlattığı konularla hakimlik / savcılık vasfı olmadığını itiraf etmiş kişiler de var. Özellikle Ergenekon ve Balyoz davasındaki uygulamaları ve kararları oldukça tartışmalı bu kişilerin mutlaka hesap vermesi gerekiyor. Özünde oldukça haklı davaları, kendi gizli ajandaları uğruna sulandırıp, tartışmalı delillerle o davaları özünden koparıp bir tasfiye dosyasına dönüştürerek adalete zarar verdiler, o haklı davaları savunan Ahmet Altan gibi aydınları dahi aldatıp bugün hedef haline getirdiler. Ahmet Şık’ı, daha yayınlanmamış bir kitabından rahatsız olup tutukladılar. Aziz Yıldırım’ı salt kendi istedikleri mahkemede yargılamak için aralarında hiç bir illiyet bağı olmayan Olgun Peker’le aynı dosya içine dahil etmekten geri durmadılar. Usulsüz dinleme kararları ile tabi oldukları iddia edilen cemaatin adını “kasetçi”ye çıkarmaktan bile geri durmadılar. Bu tarz örnekleri çoğaltabiliriz. Bu ve benzeri eylemleri nedeniyle Türk halkına hesap vermeleri şarttır. Ama her ne olursa olsun, bu kişilerin dahi meslekten uzaklaştırılmasının usulü ise bu değildir.

Kaldı ki; sayıları yüzü geçmeyecek hakim ve savcılara yöneltilen bu suçlamanın, hiçbir somut eylem isnadı olmayan dört binden fazla hakim savcıya da uygulanmasının izah edilir bir tarafı olamaz. Örneğin, Siirt’in veya Batman’ın bir ilçesinde görev yapan üç beş aylık bir Sulh Hukuk hakiminin hangi eylemi “terör örgütleri ile iltisak” olarak kabul ediliyor?

Yakın tarihimizde Sacit Kayasu gibi benzer mağduriyetten geçmiş örneğimiz varken eminin bugün haksızlığa uğramış hakim ve savcılara da bir gün itibarları iade edilecektir. İnşallah itibarları iade olacak o hakim ve savcıların da gizli ajandaları yoktur ve adaletten ayrılmazlar.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: