Gülen Hareketinin tarihsel geçmişi hakkında yazılmış bir çok yayın bulunmakta. Said-i Nursi geleneğinden dönüşümleri, diğer Nur Cemaatleri ile ayrışmaları hatta bazıları ile kavgalı olmaları vs gibi konular yıllarca konuşuldu, yazıldı. Bu nedenle o konulara girmeyeceğim. Gülen hareketini, kişisel tarihimdeki şahitliklerim üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Gülen Hareketi hakkında aklımda kalan en eski kavram “Altın Nesil”. Bu kavram her ne kadar Gülen ile özdeşleşmişse de aslında tarihsel arka planı olan bir kavram. “Altın Nesil” çok eski tarihlerden bu yana felsefecilerin, “ideal sistem / ideal insanlar” olarak tanımladığı, bazı İslam alimlerinin de “fani dünyada ideal bir yaşamı kuracak nesil” olarak tarif ettiği bir kavram. İslam alimleri bu sistemin Asr-ı Saadette kurulduğunu, sonradan bozulduğunu ama bazı hadislerde kıyamete yakın günlerde de böyle bir sistemin yeniden hakim olacağının işareti olduğuna inanır.

fgGülen’in kullandığı “Altın Nesil” kavramından, peygamberin sözlerinde işaret edildiği ifade edilen bu nesli yetiştirme, yetiştirilen bu kişiler eliyle de ideal sistemin kurulmasının sağlanması amacı içinde olduğunu anlıyoruz. Bu amaca matuf olarak eğitim çalışmalarına ağırlık verdiğini gözlemlediğimiz Gülen, kurulmasına öncülük ettiği okullarda, dershanelerde, yurtlarda yetişen kişilere iki misyon yüklemişti:

  • Devlet kadrolarında görev alarak hak – hukuk – adalet çerçevesinde hareket etmesi, yozlaşmaması, haksızlıktan uzak durması,
  • Devlette görev almayanların ise sivil toplum faaliyetleri ile toplumu düzeltmeyi, yardımlaşmayı sağlaması.

Bu ideallerin sorunlu olduğunu kimse iddia edemez. Cemaat türü yapılanmaların zaten genel amaçları da bu şekildedir. Peki gayet masum olan bu iki amacı hedefleyen bir hareket, bugün neden terör örgütü iddiasına muhatap oluyor? Daha 15 Temmuz bile olmamışken yapılan bir kamuoyu araştırmasından bahsedilmişti. Toplumun % 50’si iktidar partisine karşı olmakla birlikte Gülencilere karşı olma oranı % 90’a yakındı. Toplum yararını idealize etmiş bir harekete, neden toplumun % 90’ı karşı oluyor? Burada Gülencilerin çok da mutlu olmayacağı gerçekleri konuşmamız gerekiyor.

 

Bürokratik Hatalar

Gülen’in, devlet kadrolarına yerleşmiş müntesiplerinden “Altın Nesil” idealine uygun olarak hakkaniyet – adalet uygulaması beklediğini sanıyoruz. Ama özellikle emniyet bürokrasisindeki Gülencilerin başta usulsüz dinlemeler olmak üzere bir çok usulsüzlüğüne imza attığını biliyorum. Bu tespitime hemen Gülenci troller atlamasın. Mesleğim icabı incelediğim bazı dava dosyalarında usulsüz dineleme iddiasının doğru olduğuna şahit oldum. Bu dinlemelerin bir kısmının konjonktürel olarak siyasi iktidarın telkiniyle, bazılarının ise cemaatin kendi saikleriyle yapıldığını da gördüm.

Bir kamu görevlisi, eylem ve işlemlerini, tabi olduğu mevzuatın verdiği yetkiler ve amirlerinin verdiği görevler çerçevesinden yapabilir. Tüm halkın verdiği vergilerle maaşı ödenen kamu görevlisinin nihai görevi, daha huzurlu ve daha yaşanılabilir bir toplum düzeni kurulmasını sağlamaktır. Bu görevden uzaklaşıp siyasi iktidarı mutlu etmek veya tabi olduğu cemaatin yararları için eylem veya işlemde bulunmak ya da tabi olduğu “abisinin – imamının” emir veya telkinleri ile karar almak, hiçbir demokratik devletin kabul edeceği bir uygulama değildir. Bir kamu görevlisi, bir konuda karar alırken, mevzuatın kendine verdiği takdir yetkisini, toplumun genelinin menfaatleri için değil de siyasi iktidarın veya tabi olduğu cemaatin menfaatleri için kullanıyorsa –ki kullanıldığını biliyoruz- orada “Altın Nesil”den bahsetmek de mümkün değildir.

 

Yargısal Hatalar

Gülencilere yönelik en sert eleştirilerden biri de başta Ergenekon ve Balyoz davaları olmak üzere birçok medyatik davada, cemaate yakın olduğu ifade edilen hakim ve savcıların uygulaması oldu. Haziran 2007’de başlayan Ergenekon soruşturmalarından 2013’teki 17 / 25 Aralık soruşturmalarına kadar süren altı buçuk yıllık süreçte, bu hakim ve savcılar eliyle bir çok yargı faaliyetinde bulunuldu. Özünde bir çoğu haklı olan işlemler olsa da bazıları için aynı şeyi söylemeyiz. Benim açımdan, Ahmet Şık’a yönelik işlemler, diğer soruşturmalarda yapılan işlemlere de şüpheyle bakmaya başlamama neden olmuştu. Zaman içinde de o şüphelerim de ne kadar haklı olduğumu üzülerek gördüm.

Hele ki özünde son derece doğru bir süreç olan Ergenekon davasında, 22 ayrı davanın birleştirilmesi, davanın işin içinden çıkılmaz hale getirilmesi, o davanın amacından saptırılıp bir tasfiye torbasına dönüştürülmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Öyle ya da böyle tamamlanan yargılama sonunda 9 ayı aşkın süre gerekçeli kararın yazılmaması ve bu şekilde sanıkların temyiz haklarının kullanmasının engellenmesi, adil bir yargılama yapılmadığını göstermektedir.

Bu cümlelere, muhakkak itiraz edenler olacaktır ama onlar önce şu soruya cevap versin? İki yılı aşkın tutuklu olan Hidayet Karaca hakkında bir mahkumiyet kararı verilse ve bu hükmün gerekçeli kararı 9 ayı aşkın süre yazılmasa bu nedenle de Hidayet Karaca, temyiz, Anayasa Mahkemesinde bireysel başvuru ve sonrasında AİHM başvurularını yapamasa yine itiraz etmeyecek misiniz?

Yine cemaatle özdeşleşen davalardan biri de Balyoz davası. Davanın bence en önemli ve kesin delili, seminer toplantılarına ilişkin ses kayıtları. Hatırladığım kadarıyla da o ses kayıtlarına itiraz eden hiçbir sanık olmadı. Salt o ses kayıtları üzerinden bile adil bir yargılama ile dava sonuçlandırılabilecekken, dosyaya sonradan kazandırılan ve düzmece olduğu ya da en azından ciddi şüpheler içerdiği belirlenen CD’lerle de o dava mecraından çıkarılıp bir tasfiye davası haline getirildi. O davada da ciddi hatalar yapıldı: CMK’nın emredici hükmüne rağmen duruşmada hazır edilen savunma tanıkları dinlenmedi, savunma makamının CD’lerle ilgili ciddi iddialarına kulak asılmadı. Zaten; bu davada tüm sansasyonel işlemlerin Askeri Şura toplantıları öncesinde yapılması, sivil memur – sekreter bir bayana bile 16 yıl ceza verilmesi o davada da asıl amacın darbe iddiasının soruşturulması – kovuşturulması olmadığının açık bir kanıtıdır.

Cemaatle iltisaklı olduğu söylenen hakimlerin / savcıların bu davalarda yaptığı hatalar, basit usul hataları değildir. Kanser hastası olduğu her şeyiyle sabit bir şüpheliyi bile tüm raporlarına rağmen, hastaneye dahi sevk etmeyip, ölümünden sadece 5 gün önce tahliye edecek kadar da gözleri kararmıştı. Ki Kuddusi Okkır tahliye edildiğinde artık konuşamıyor, ayakta duramıyor, kişisel gereksinimlerini tek başına gideremiyor, vücudu ilaç tedavisi kabul etmiyor ve ağızdan beslenemiyordu. “Altın Nesil” diye yetiştirildiği iddia edilen kişilerin vicdanlarının bu kadar kararmasını anlamak mümkün değil. Ayrıca bugün haklı olarak hasta, engelli, emzikli insanların tutukluluğu için lanet okuyanların o günlerde Kuddusi Okkır veya kanser olduğu sabit olan kişiler için tek laf ettiklerini de duymadık.

Ahmet Şık, Nedim Şener, Oda TV davalarındaki hatalara hatta Oda TV dosyasında delil üretme konularına hiç girmeyeceğim. Sadece şu inancımı paylaşayım: Maalesef cemaatle iltisaklı belli sayıda hakim ve savcı; cemaate muhalif görülen veya tasfiye edilmesi istenilen herkese yargının omzundan ateş etmekte beis görmediler.

 

Sınav usulsüzlükleri

Başta KPSS olmak üzere bir çok meslek sınavında usulsüzlük yapıldığı iddiaları son yıllarda zaten ayyuka çıkmıştı. Diğer sınavlara ilişkin yorum yapamam ama 2010 yılında yapılan KPSS sınavında ciddi bir usulsüzlük olduğu açık. 2000-2009 döneminde yapılan 10 sınavda, 100 ve üzeri net yapan kişi sayısı toplamda beş yüz kişiyi geçmezken 2010 KPSS’de bu sayının 3227 kişi olması; 2000-2009 döneminde yapılan 10 sınavda, 120 net (full) kişi sayısı toplamda 5 kişi iken 2010 KPSS’de bu sayının 140’ı karı koca olmak üzere 350 kişi olması ve bu kişilerin büyük bir çoğunluğunun cemaat kurumlarından çalışıyor olması oldukça şaibe barındırmaktadır. Zaten basına yansıyan ifadelere göre Gülen’in yeğeni dahil bir çok kişi bu sınava ilişkin iddiaları da kabul etmiştir. “Harama yemedik ki karnımız ağrısın” sloganları karşısında, bu sınavlarda hiçe sayılan “kul hakkı”nın da izah edilmesi gerekmiyor mu?

 

Abilik – İmamlık Sistemi

Bireyin dini ihtiyaçlarını karşılamak için kendine göre ehil gördüğü bir kişiden dini ders alması veya sohbetinde bulunması, din özgürlüğü kapsamı içindedir. Bu nedenle herhangi bir cemaat aidiyeti içinde olsun veya olmasın bir kişinin kendisine “hocalık – abilik – imamlık” payesi verdiği birisi ile sohbette bulunmasının hiçbir sakıncası yoktur. Ama o “imam – abi” sıfatını taşıyan kişi, sohbet ettiği kamu görevlilerine talimat veriyor veya kamu görevlileri emir ve talimatlarını “imamından – abisinden” alıyorsa, burada demokratik sistem açısında ciddi bir sorun vardır. Bunu hiçbir ülke kabul etmez.

Bu uygulamanın, cemaat açısından da ciddi sorunlar çıkardığı ortada. Yukarıda izah ettiğimiz hataların, bu abilerin – imamların, baskısı veya telkini ile olduğunu zannediyorum. Yoksa hiçbir kamu görevlisi suç olduğunu ya da en azından ahlaki olmadığını bildiği bu eylemlere kalkışmaz. Ama haktan hukuktan nasiplenmemiş bazı abilerin – imamların, bir çok kamu görevlisini de suça sürüklemiş olduğu görünüyor. Bunun en güzel örneği de 19 Haziran ve 27 Haziran tarihli iki yazılarımda izah ettiğim üzere Adil Öksüz mevzuu. İmamınız böyle olursa, siz de darbeci olursunuz. Aklınızı ve hukuk kurallarını değil, abinizin imamınızın emirlerini uygulamaya kalkarsanız, elbet birgün kendinizi hakim karşısında bulursunuz. Bu kadar basit.

Aslında bu tehlikeyi, 2007 yılında Prof. Dr. Binnaz Toprak oldukça gerçekçi veriler ve çözüm önerileri ile raporlaştırmıştı. Ama o zaman Cemaat mensupları o raporu tartışmak yerine Binnaz Toprak’a saldırmayı seçtiler. O gün o rapora itibar edilseydi bugün Adil Öksüz gibi problemi olmazdı cemaatin.

Abilik – imamlık uygulaması aslında daha farklı bir problemi de ortaya koyuyor. “Darbenin arkasında Gülen var / yok” tartışmasına hiç girmeden lafımı edeyim. Bir abinin – imamın kendine bağlı kamu görevlilerini bir telkini veya emri ile suça sürükleyebilecek güçte olması, o kamu görevlilerin akıl – mantık sorgulaması yapmadıklarını, sanki uyuyan bir hücre gibi bir vasfı olduğunu da göstermekte…

 

Artık konuşma zamanı gelmedi mi?

Kamu görevindeki Gülencilerin yaptığı ve bazılarını yukarıda yer verdiğim hataları, 17/25 Aralık sürecinden sonra ortaya dökülürken, Gülenci Hareketinin özeleştiri yapması da isteniyordu. Ama onlar ise özetle “üzerimize yaylım ateşi varken nasıl yapalım” diyorlardı. O dönemlerde iktidarın, bugünlerde yaptığının yanında artık oldukça masum kalan haksız saldırıları karşısında, yapılan hatalar için zerre özeleştiri – nedamet göstermeyen Gülenciler, bugün hiçbir suça bulaşmamış mensuplarının uğradığı zulüm karşısında dahi destekçi bulamıyor.

En azından, yargıda, bürokraside, sınavlarda, medya kanallarında yapılan hatalar nedeniyle, toplumdan bir özür dilenseydi bugün onlar için üzülen, laf eden daha kalabalık bir kitle bulabilirlerdi.

Artık geç olmakla birlikte en azından buradan başlayabilirler. Çünkü yargıda, bürokraside veya diğer alanlarda hata yapanlar, suç işleyen kişiler; sadece o sınavlara girenleri, o davalarda haksız şekilde yargılananları mağdur etmediler. Aynı zamanda cemaatlerine, cemaatleri için bin bir zorluğa katlanıp dünyanın dört bir tarafına dağılan salih mensuplarına de ihanet ettiler. Onlar aynı zamanda, askeri vesayet davalarını destekleyen Ahmet Altanları, Hasan Cemalleri de aldattılar. Kendilerine sempati ile bakıp hayır hasenatta bulunan kişileri kandırdılar. 17/25 Aralıktan sonra iktidarın her türlü korkutmasına rağmen, benim gibi “Gülenciler içinde bireysel hata yapanlar olabilir ama bu yapılanlar da haksızlık” diyenleri aldattılar. Çünkü bu hatalar bireysel değil sistemli şekilde yapıldığı bugün daha net ortaya çıkıyor. Kendilerine inanıp güvenip okullarına, dershanelerine çocuklarını gönderen, bankaları ile çalışan binlerce insan, iktidarın zulmü altında işlerinden veya özgürlüklerinden oldu. Bunların içinde kendi mensupları kadar kendilerine sempati ile baktığı için cezalandırılanlar da var. İşte bu hataları yapanlar bu masum kişileri de aldattılar.

Hiç kimse, “bu hatalar olmasaydı da kurt kuzuyu yiyecekti” demesin. Evet 17/25 Aralıktan önce veya sonra kurt kuzuyu yemeyi kafasına koymuştu. Ama bu aptallıklar olmasaydı, en azından kurt planını bu kadar rahat uygulayamaz, toplumdan da bu zulümlere tepki yükselirdi. Eğer bu aptallıklar daha önce izah edilseydi en azından kendi mensupları dışındaki insanlara bir seçim hakkı tanınmış olurdu.

Cemaatin önde gelenleri, bu aptallıkları ve bu aptallıkları yapanları / yaptıranları bugün de konuşmayacaksa, ne zaman konuşacak? Cemaati için nice zorluklara katlanan öğretmenlerinize, kazandığının tamamını himmet diye vakfeden iş adamlarınıza ve diğer salih müntesiplerinize bir açıklama yapmayacak mısınız? Hala onları medrese-i yusufiye söylemi ile avutmaya devam mı edeceksiniz? Medrese-i yusufiye oraya düşenler için bir yenillenme fırsatı olarak tanımlanabilir ama dünyanın bir köşesinde özgürlüğün tadını çıkaranların diline yakışmayan bir kavramdır.

Yine, bu usulsüzlüklerden zerre haberi olmayıp, salt ihlas sahibi olsun diye çocuğunu Gülen okullarına gönderdiği için veya artık bıktırır derecesindeki ısrar nedeniyle Kimse Yok Mu’ya küçük bir bağış yaptığı için memuriyetten atılanlara bir açıklama yapmak zorunda hissetmiyor musunuz kendinizi?

Sayılarının bini geçmeyeceğini tahmin ettiğim kamu görevlisi – imam – abi; ezoterik bir yapılanma sonucu, koca bir hareketi kriminal bir vaka haline getirirken, toplumun % 90’nın nefret ettiği bir yapı haline getirirken sustunuz, bugün de mi susacaksınız? Ülkeden gittiniz, en azından arkanızda bıraktığınız elli bin tutukluya, yüz elli binden fazla işsize bir açıklama borçlusunuz.

Artık konuşma zamanı…

Not: Yukarıda yer verdiğim olaylarla ilgili olarak kimse “nereden biliyorsun, bunlar iftira vs” diye trolluk yapmaya kalkmasın. Daha fazla somut bilgi ve detaya sahibim. Yazı uzamasın diye bu kadarını yazdım.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: