Fakülte öğrencilik yıllarımda tanıştığım bir kavram vardı: İkinci Cumhuriyet.

Doksanlı yılların başında, bu kavram üzerinde derin tartışmalar yaşandı. Bu kavramın ideoloğu ve aynı zamanda isim babası olan Mehmet Altan, İkinci Cumhuriyeti şöyle tanımlıyordu: “… Rejim, eski zamanlarını giderip, demokratik kanallardan yararlanarak saydamlaşıp, çağa uyum sağlama imkanlarını reddetmektedir. Anti-demokratik bir “miras”, hala demokratik özelliklere ısınmadan yoluna devam ediyor. Cumhuriyet’i “bürokrasinin” değil, halkın cumhuriyeti haline getirebilmek için demokratikleştirerek değiştirme önerisine “İkinci Cumhuriyet” denmektedir. (Türkiye Günlüğü, Sayı 20, Güz 1992, Cumhuriyet Tartışmaları)

Bu görüş özetle; 1923’te kurulan cumhuriyetin, demokratik ve çoğulcu bir nitelik taşımadığı, bürokratik ve özellikle de askeri vesayetin kontrolünde olduğu, halk egemenliğinin ve yargısal denetimin tesis edilemediği, devletçi ekonomi anlayışının çağın çok gerisinde kaldığı, liberal bir ekonomik modelin kurulmasının gerektiğini savunuyordu.

Altan’ın bu görüşleri o tarihlerde, Asaf Savaş Akat, Cengiz Çandar, Can Paker, Etyen Mahçupyan gibi birçok aydın tarafından da desteklenmiş ve Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi ile partileşmişti. Ancak 1995 seçimlerinde yaşanan hayal kırıklığı, bu görüşün unutulmasına neden oldu.

Bu sürecin üzerinden yirmi yıldan fazla geçti. Özellikle iktidar partisinin ilk döneminde, Avrupa Birliği üyelik süreci bağlamında yapılan yasal değişiklikler ve her ne kadar sonradan sulandırılıp mecrasından çıkarılmış olsa da Ergenekon davası ile Türkiye demokrasisi, görece daha iyi bir noktaya taşınmıştı.

 

Türkiye, 2015’te yeni bir kavram ile tanıştı: Yeni Türkiye

indir (1)Haziran seçimlerine giderken, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, “Yeni Türkiye Sözleşmesi adı verdiği beyannameyi sundu. 100 maddeden oluşan ve Yeni Türkiye, Cumhuriyetimizin 100. yılına yürürken insana, zamana ve mekâna hakkıyla hitap eden kapsayıcı bir yenilenmenin ve süreklilik içinde yeniden inşa sürecinin eseri olacaktır.” tanımlaması ile başlayan bu metinde, kendini demokrat olarak kabul eden herkesin imza atacağı vaatler vardı. Aslında bu ifade iktidar partisinin 2011 seçimlerine giderken kullandığı, “İleri Demokrasi” kavramının güncellenmiş bir hali. Ama içerik olarak bakarsak, bu iki kavram da Altan’ın, 1923’te kurulan Cumhuriyet’in görece sorunlu taraflarına getirdiği eleştiriler temelinde yükselmekteydi. Aşağıda bir kısmını yer verdiğim maddeler özetle şunu diyordu: Herkesin eşit ve müreffeh olacağı, kimsenin öteki sayılmayacağı, özgürlüklerle donatılmış demokratik bir ülke.

m. 10: İnsan onurunu zedeleyen hiçbir uygulama ve politika meşru görülemez ve gösterilemez.

m. 11: İnsan onuru ile taçlandırılan Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı kimliği taşıyan hiç kimse hiç bir makam ve güç sahibi tarafından tahkir edilemez; inancı, … dili, ırkı, siyasi düşüncesi, felsefi anlayışı ve hayat tarzı sebebiyle ayrımcılığa maruz bırakılamaz, herhangi bir şekilde nefret söylemine muhatap kılınamaz.

m. 13: Hiçbir vatandaşı veya vatandaş grubunu dışlamayan ve ötekileştirmeyen içselleştirici bir siyaset anlayışı, devletlerin bekasının en temel garantisidir.

m. 15: İnsan onuru ilkesinin anayasal ve siyasal düzenimizdeki dayanakları … hak, hukuk ve adalete dayalı eşit vatandaşlıktır. Eşit vatandaşlık ilkesi ise çağdaş siyasal meşruiyetin temelidir ve bu temel hiçbir surette ve hiçbir gerekçe ile zayıflatılamaz, göz ardı edilemez.

m. 22: İnsan onuru ancak ve ancak insanın tercih ve irade gücünü yansıtan özgürlükler ile hayat bulabileceğinden, yeni anayasal düzenimizin odağında insan hak ve özgürlükleri yer alacaktır.

m. 23: Kadim kültürümüzde esasları konmuş olan canın, aklın, neslin, inancın ve mülkün korunması kamunun sorumluluk alanlarını, çağdaş toplumsal hayatın temelini dokuyan evrensel insan hakları beyannamesi ise vatandaşların temel özgürlük alanlarını tanımlar.

m. 24: Bu çerçevede düşünce, inanç, ifade ve girişim özgürlüğü insan onurunun ve kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve anayasal koruma altındadır.

m. 28: Özgürlüğü garanti edilmemiş insanın kendi onurunu koruması, güvenliği tehdit altında olan birinin kendi özgürlük alanını yaşaması mümkün değildir. Güvenlik adına özgürlüklerin kısıtlanmasının insan onurunu yok eden dikta rejimlerine, … yol açtığı gerçeğinden hareketle, özgürlük-güvenlik dengesini ve uyumunu siyasal meşruiyetin temeli olarak görüyoruz.

m. 47: Millet tarafından doğrudan seçimle işbaşına gelen TBMM, yasama görevini yaparken hiçbir şekilde ve hiçbir güç tarafından baskı altına alınamaz.

m. 50: Demokratik hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde yargı bağımsızlığı esastır.

m. 51: Bu bağımsızlık diğer anayasal güçler ile ilişkilerde olduğu kadar kendi içinde oluşabilecek örgütlenmelere karşı da korunacak ve juristokrasi (yargıçlar iktidarı) benzeri oluşumların önüne geçilecektir.

m. 52: Yargı bağımsızlığının tamamlayıcı unsuru, insan onurunun korunması amacıyla hukuk ve adalet ekseninde teminat altına alınan tarafsızlık ilkesidir.

m. 53: Hukuk düzenine, her bir yargıcın objektif hukuk normları içinde tek başına ve sadece kendi vicdanı ile karar vermesini sağlayacak bir işlerlik kazandırılacak; yargı kararları, demokratik hukuk devleti kuralları içinde denetime açık olacaktır.

m. 69: 3Y olarak tanımladığımız yasaklar, yolsuzluklar ve yoksulluğa karşı mücadeleyi … bir zorunluluk olarak görüyoruz.

İktidar partisi bu söylemlerinin benzerini 16 Nisan’da yapılan referandum sürecinde de kullandı. Ama ne yazık ki bugün Türkiye, o vaatlerin 180 derece tersi uygulamalara şahit oluyor

15 Temmuz’dan sonra birçok yerde çok ciddi işkence vakıaları yaşandı. Darbe girişiminden sonra özellikle Gülenci olduğu iddia edilen kişilere karşı, iktidar sözcüleri ve medyası tarafından yapılan yayınlar, nefret söyleminin tipik örnekleri olarak arşivlerde yer aldı. Adalet yürüyüşüne ve katılanlara edilen sözler, ötekileştirmeden başka bir şey değildi. Referandumda hayır oyu verenlere terörist yaftası yapıştırıldı. Bugün yolda yürümeyi bile terör eylemi olarak saymayı vaat eden bir iktidarımız var. Eşit vatandaşlık kavramı sadece iktidar partililer için uygulanan bir kavram oldu. KHK’larla işten atma, mal varlıklarına el koyma gibi uygulamalar, artık mutad hale geldi. TBMM’nin birçok yetkisi şaibeli bir referandumla elinden alındı. Mevcut yetkileri de kurulan KHK düzeni ile by-pass ediliyor. Yargıda Birlik üyesi olmayan, 2014 HSYK seçiminde Yargıda Birlik listesine destek vermeyen hakim ve savcılar ya ihraç edilip tutuklandı ya da sürgün kararnameleri ile başka illere sürüldü. Sosyal medya hesaplarında, açıkça iktidar partisi yalakalığı yapan hakim ve savcı sınıfı türedi. Bu ve benzeri onlarca tespitte bulunmak çok zor değil.

İşte gerçekte oluşan İleri Demokrasi – Yeni Türkiye manzarası maalesef bu.

Başa dönecek olursak, Mehmet Altan, doksanlarda askeri ve bürokratik vesayetten şikayet ederek, İkinci Cumhuriyet hayali kuruyordu. Herhalde Mehmet Altan bugün, bırakın İkinci Cumhuriyet hayalini, Birinci Cumhuriyet’in vesayetçi özelliğine bile rıza gösterme noktasındadır.

Ama asıl merak ettiğim, yukarıda bazı maddelerine yer verdiğim Yeni Türkiye Sözleşmesi vaadiyle halkın karşısında çıkan Ahmet Davutoğlu ne düşünüyor? Halka bunları vaad edip seçim kazanan Başbakan, bugün vicdan muhasebesi yapıyor mu? Özgürlük alanının bu kadar daraltıldığı, artık insanların adalet dilenmek için yollara döküldüğü bir ülke için söyleyecek bir sözü yok mu?

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: