Recep Tayyip Erdogan
Kısa vadeli çözümü Erdoğan’da ve mahallesinde aramak lazım

Seyyar satıcılık yapan Tunuslu Muhammed Buazizi, 17 Aralık 2010 günü, iki polisin sebze tezgahına el koyması sonrası, diktatörlüğe karşı başka çare bulamadığı için kendini yakmıştı. Bu eyleminin kendi ülkesinde Yasemin Devrimi’ni başlatacağını, sonrasında da Arap – İslam – Ortadoğu coğrafyasında tüm dengeleri değiştireceğini elbette ki bilemezdi.

Onun kendini ateşe vermesi, bir aylık süre içinde, yaklaşık yirmi ülkede halkın, demokrasi ve temel insan hakları, müreffeh bir yaşam talepleri ile gösterilere başlamasına neden olmuştu. Arap Baharı olarak tanımlanan bu süreçte tartışılan konuların başında, İslam ve demokrasi kavramlarının uyumu geliyordu. Bu konuda, sorunlu da olsa, belli dönemlerde sekteye uğramış da olsa, yüz yılı aşkın bir demokrasi tecrübesi olan Türkiye örnek gösteriliyordu.

İslami demokrasi olarak tanımlanan ve “Müslüman toplumların, dinlerine ve dini yaşantılarına zarar gelmeden de demokratik, özgür, çoğulcu ve çağdaş bir yönetim sistemi kurabileceğini” savunan bu görüşün temelleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat Fermanı’na kadar gidiyor. 

Türkiye’nin örnek ülke gösterilmesinin haklı nedenleri vardı. Osmanlı İmparatorluğu, görece başarısız temsili demokrasi denemelerinde bulunmuş olsa da Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet, temsili demokrasi üzerine bina edilmişti. Tabi ki tek partili bir sistem öngörülmesi sorunluydu ama Türkiye bu sorunu da zaman içinde aşmış, 1950’den sonra başarılı bir seçim pratiğine kavuşmuştu. 

*****

2002 öncesinde, Türk demokrasi tarihinde yaşanılan olumsuzlukları zaten biliyoruz. İktidara gelmesinden sonra Akp, gerek kendini koruma güdüsü ile gerek partiyi kuran kişilerin homojen görüşleri nedeniyle, Avrupa Birliği’nin Kopenhag Siyasi Kriterleri’nin sağlanması için, demokrasinin ve demokrasinin olmazsa olmazı insan haklarının genişletilmesi için ciddi çalışmalar yaptı. Bu süreçte, Gülencilerle kurulan ortaklığın da oluşturduğu sinerjiyle askeri vesayet davaları da demokrasinin iyileştirilmesinde önemli yer tuttu (O davaların sonradan ne hale getirildiğini daha önce yazmıştım, burada yer vermiyorum).

Tüm bu iyileşmeler, Arap halkları için de gerçekten umut veren hadiselerdi. Kaldı ki Türkiye, Huntington’un tezine karşı  Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan Medeniyetler İttifakı’nda İslam Dünyasını temsil eden ülkeydi, Erdoğan da bu kurumun eşbaşkanıydı.

2002-2013 arasındaki bu süreçte yaşanan olumlu gelişmeler, Akp’nin ve Erdoğan’ın başta liberaller olmak üzere çok değişik kesimlerden hatta sol aydınlardan dahi destek almasını da sağlamıştı. 

Ama her şey Gezi Protestoları ile farklı konsepte evrildi. Erdoğan, bir ayı aşkın süre devam eden Gezi Protestoları’nın, Arap Baharı’na benzer bir sonuç doğuracağı ve kendisini devireceği korkusuna kapıldı. 

Erdoğan’ın, diğer mahalleleri rahatsız eden açıklamaları, daha önce, Abdullah Gül veya Bülent Arınç gibi isimlerin açıklamaları veya tevilleri ile bir şekilde izole ediliyor, Erdoğan da buna pek itiraz etmiyor ve konu kapanıyordu.

Ama Gezi sürecinde ve sonrasında Erdoğan’ın toplumu daha da geren açıklamaları nedeniyle ortamı sakinleştirmek için yapılan açıklamalar ise Erdoğan tarafından hemen yalanlanıyor ve gerilim daha da tırmandırılıyordu. 

Derken 17 – 25 Aralık soruşturmaları patladı. Gezi protestolarında devrilme endişesi yaşayan Erdoğan, bu soruşturmaların daha da büyük sonuçları olmasından endişe etmiş olmalı ki bu dosyaları bir darbe girişimi olarak tanımladı. Gezi nedeniyle hücum edilecek net bir düşman yoktu ama şimdi eski ortağı Gülen, bu soruşturmaların mimari kabul edildi ve savaş başladı. 

Darbe davaları ve Gülencilerin hedef aldığı kişilere (Oda Tv, Ahmet Şık vs) yönelik davalar nedeniyle zaten Akp’ye ve Gülencilere cephe almış olan CHP ve ulusalcılar (ve hatta MHP) bu savaşı, iki eski ortağın savaşı olarak gördü; “yesinler birbirini” tavrını takındılar.

Ama fark edemedikleri şey, artık Erdoğan’ın bir var olma savaşı verdiğiydi. Bu savaşı kaybetmemek için Erdoğan’ın, kademeli olarak her muhalifini yok etmek zorunda olduğunu, sıranın kendilerine de geleceğini okuyamayan siyasi muhalefet, bu savaşın Gülencileri bitireceği öngörüsü ile zaman zaman Erdoğan’a destek de verdiler.

Erdoğan, 7 Haziran 2015 seçimlerinde istediği sonucu alamayınca, kendine yeni bir cephe daha açtı ve Kürt muhalefetini hedefe koydu. CHP, bu savaşa da pek ses çıkarmadı. MHP’nin de açıktan desteğini alan Erdoğan, Kürtlerin çoğunlukta olduğu şehirleri yerle bir etme pahasına da olsa bu cephede görece başarılı oldu. 

Sol cepheye ilk yöneliş, MİT tırları haberi nedeniyle Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması oldu. Gülen – Erdoğan kavgası diye algıladığı meselenin ve sürecin, kendilerine de uzayacağını halâ anlayamayan CHP, AKP – MHP ortaklığının dokunulmazlıkların kaldırılması operasyonuna da destek vermişti.

Derken CHP’nin kontrollü olduğunu söylediği ve bir çok soru işareti barındıran darbe girişimi oldu. Bu konuyu daha önce iki yazı ile tartışmıştım. Erdoğan, “Allah’ın bir lütfu” olarak tanımladığı bu olayı; Gülencilerin, Kürtlerin, solcuların, liberallerin, kendisine biat etmeyen dindarların hatta Bahçeli muhalifi ülkücülerin tasfiyesi ve tutuklanması için kullandığında, CHP’nin nihayet aklı başına geldi. Gülencilerle hiç bir irtibatı olmadığı herkesçe bilinen akademisyenlerin ihraçları, gazetecilerin ve en sonunda Enis Berberoğlu’nun tutuklanması, CHP’ye muhalefet yapması gerektiğini geç de olsa hatırlattı ve Adalet yürüyüşü yapmak zorunda kaldılar.

Gezi olayları ve 17 – 25 Aralık soruşturmalarının Erdoğan’da bıraktığı iz, 2002-2013 arasında izlediği siyasetin, 180 derece değişmesine neden oldu. 2002’den sonra demokratikleşme için, yığınla iyi iş yapan Erdoğan, yaptığı tüm iyileşmeleri son üç yılda yıktığı gibi ülkeyi devraldığı halden daha da geriye götürmüş durumda. Özellikle son bir yılda, darbecilerinin dahi akıl edemediği yöntemlerle, temel hak ve özgürlükleri her geçen gün daraltıyor.

Arap baharına “model” olarak gösterilen bir ülke kuran Erdoğan, bugün despot Arap liderlerin örnek alacağı bir figür haline geldi. Arap halklarının örnek alacağı bir hayat ve özgürlük standartı olan Türk toplumun en az yarısı, bugün, despot Arap liderlerinin baskısı altında korku yaşayan Arapların ruh halini yaşıyor. 

*****

Artık patlama noktasına gelinmiş bu ortamdan çıkışın iki yolu var. Birincisi ülkede halen en güçlü siyasi figür olan Erdoğan’ın artık kendi mahallesinden de sıkça duymaya başladığı üzere, yeniden demokrasiye ve insan haklarına saygı göstermesi. 

Ya da içindeki Erdoğan korkusunu değil de “zulüm karşısında sessiz kalan dilsiz şeytandır” hadisini önceleyip, “artık yeter” diyen insanların daha da çoğalması, seslerini daha gür çıkarmaları.

Andrey Tarkovski’nin de dediği gibi; “Modern insanın büyüklüğü, karşı çıkışında yatar. Bir kelime etmekten aciz, tepkisiz bir kalabalığın önünde kendini canlı canlı ateşe atan ya da elinde pankart, sloganlar atarak meydanlara yürüyen ve tüm namussuz ve tanrısızlara hayır diyen insanlara şükürler olsun.”

●○•○●