Önceki yazımda; soykırım suçu hakkında genel bir değerlendirme yapmış, bu yazıda da son üç yılda ülkemizde yaşananları değerlendireceğimi ifade etmiştim.

17 – 25 Aralık soruşturmalarından sonra Gülen – Erdoğan kavgası başladığında, Erdoğan bu soruşturmaların bir darbe girişimi olduğunu ifade ederek, Gülencilere karşı hukuki görünümlü siyasi bir mücadeleye girişmişti. Bu savaşta Erdoğan, Gülen’in organizasyonuna Paralel Devlet Yapılanması adını vermiş ve uzunca bir süre de bu tanımlamayı kullanmıştı. Bilindiği üzere bu ifadeden vazgeçilip Terör Örgütü ifadesi kullanılmasına karar verilmesi, darbe girişiminden kırk beş gün önce yapılan 26 Mayıs 2016 tarihli MGK toplantısı ile olmuştu.

Darbe girişimine kadar yürütülen soruşturmalar ve alınan idari tedbirler ise üst düzey bürokratlara, medyatik davaların hakim ve savcılarına ve Gülen’i desteklediği ifade edilen işadamlarına yönelikti. Bunun sebebini de Erdoğan’ın 22 Ekim 2015 tarihinde yaptığı şu açıklamada görüyoruz: “… bu çete tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ise ihanet olan bir çetedir, … Bakıyorsun tabanda ibadet var, ortada ticareti görüyorsun ama tepede, tavanda ihaneti doğrusu tespit edememenin zaafı içinde olduk.”

Ama darbe girişiminden sonra “taban – orta – tavan” şeklinde bir ayrım kalmadı. Gülencilerle zerre irtibatı olduğu iddia edilen yüz binden fazla kişi kamudan ihraç edildi, elli binden fazla kişi tutuklandı.

Hukuki süreç bu şekilde iken yürütülen psikolojik faaliyetler ise bize soykırımın aşamalarını hatırlatıyor. Önceki yazıda da ifade ettiğimiz gibi literatürde soykırıma giden süreç için yedi aşama öngörülmüştür. Bu aşamalara göre şu tespitleri yapabiliriz.

1. Sınıflandırma: Darbe girişimine kadar toplumda, Gülen sempatizanları için “paralel” şeklinde bir genel tabir kullanılırdı. Bir kişinin Gülen sempatizanı olduğu düşünülüyorsa “O paraleldir” şeklinde bir etiketleme oldukça yaygındı. Hatta bu tanımlama, Hollywood filmlerinde çokça kullanılan bir replikten mülhem “lanet olası paraleller” şeklinde espri konusu dahi yapılmaktaydı.

2. Simgeleme / İşaretleme: Gülen organizasyonu içinde yer alan kurumlarda çalışmak veya okullarından mezun olmak, bir işaretlenme olarak kullanılıyordu. Bir kamu görevlisinin atanmasında veya terfiinde bu sicile mutlaka bakılıyordu. Yine bir işadamının ticari faaliyetleri için kamu organları nezdinde yapacağı işlemlerinde, bu kriter hep göz önünde bulunduruluyordu. Örneğin; özel okullarda okuyan öğrenciler için yapılan devlet yardımı uygulaması, cemaat okulları olarak bilinen okullar için yapılmıyordu. Yine Gülen organizasyonu içinde yer aldığı belirtilen hastanelerde sağlık hizmeti alanlar için devlet sosyal güvenlik sistemi gereğince yapması gereken ödemeleri yapmıyordu.

3. Kutuplaştırma: Bunun tipik uygulaması yukarıda da değindiğimiz okul, hastane hizmetleri için yapılan farklı uygulamalardı. Hatta bu uygulama açıkça savunulup, “onların okullarına çocuğunuzu göndermeyin, onların hastanesine gitmeyin” şeklinde açıklamalar yapılıyordu. Yapılan işlemlerin yanlışlığını dile getirenler de “kripto paralel” şeklinde etiketlenerek itirazların önü kesiliyordu. Gülen sempatizanı olduğu iddia edilen işadamlarıyla ticaret yapanlar dahi baskı altına alınıyordu.

4. Dehümanizasyon: Bu aşamaya darbe girişiminden sonra geçildi. Erdoğan’ın darbeden 10 ay önce koyduğu “taban – orta – tavan” kriteri yerle bir olduğu için, artık sadece Gülen sempatizanları değil darbeye kadarki süreçte Gülencilere yönelik yapılan hataları dile getirenler dahi “hastalıklı”, “hain” ve “terör örgütü üyesi” olarak tanımlanır oldu. Diyanet İşleri Başkanı’nın kullandığı “fırak-ı dalle” tanımlaması bunun somut örneklerinden biridir. Yine Nihat Zeybekçi’nin Bazıları diyor ki FETÖ’nün köpekleri. Sakın ola ki köpeklere hakaret etmeyin, köpeklere yazık olur, ayıp olur. Onlar köpek olma şerefine bile layık değil. Onlar köpek bile olamazlar. … Ama şöyle bir şey var, gebersek de kurtulsak derler ya bazıları, bunları öyle bir cezalandıracağız ki bırak idamı, gebersek de kurtulsak diye yalvaracak bunlar. Bunları yalvartacağız. Bunları öyle deliklere tıkacağız ki, öyle deliklerde cezasını çekecekler ki, bunlar bir daha o Allah’ın güneşini nefes aldıkça görmeyecekler. Güneş yüzü görmeyecekler. Bir daha insan sesi duymayacaklar. Gebertin bizi diye yalvaracaklar. Gebertin bizi diye. … Benim kalbimden ve gönlümden geçen de odur. … Bunların topunu idam etseniz de yüreğim soğumaz. … O deliklerde geberelim de kurtulalım diye yalvartacağız bunları bundan emin olun. Yalvartacağız” ifadeleri dehümanizasyonun net örneklerinden biridir. Yine hükümete yakın bir haber sitesinin ideal infaz yöntemi şeklindeki yayını, Gülencilerin eziyet edilmeyi hatta yok edilmeyi hak eden bir grup olarak görüldüğünün bir kanıtıdır.

Ekran Resmi 2017-07-18 17.38.17

Yine Gülencilere yönelik kullanılan, “virüs, şeytan, sapkınlık, hainlik” ve buna benzer onlarca tanımlama, arşivlerde yerini almış durumda. Önceki yazıda da belirttiğimiz gibi, dehümanizasyon aşamasının tamamlanmasından sonra, doğal seyrinde, sürecin artık geri dönme ihtimali pek yoktur. Çünkü; dehümanizasyonun en ürkütücü sonucu, dehümanize edilen grubun, kendilerine yapılan (sınıflandırma, simgeleme vs) ve ileride yapılması planlanan (soykırım) fiilleri, hak ettikleri yönündeki bir gerekçe artık genel kabul görür. Bu kabullenme, haksızlıklara karşı diğer tüm grupları körleştirmekte, duyarsızlaştırmaktadır. Yapılan haksızlıklar, vicdanlı insanlar tarafından dahi artık görülmez olur. Nitekim bunun somut örneklerini CHP’nin tavrında bile görüyoruz. Kamudan ihraç edilerek sivil ölüme terk edilen yüzbinden fazla kişi varken CHP adalet mitinginde “20 Temmuz sivil darbesinden sonra, 15 Temmuz darbe girişimiyle veya onun arkasındaki örgütle hiçbir ilişkisi bulunmayan, ama sırf Hükümete muhalif görüldüğü için bütün haklarından yoksun kılınan akademisyenler ve diğer kamu görevlileri görevlerine iade edilmelidir.” diyerek Gülencilerle irtibatı bulunan kamu görevlilerinin, görevlerine iade edilmemesine itiraz etmediğini zımnen kabul etmiş oldu.

Adalet mitingi yapan bir partinin bile dehümanizasyona itiraz etmemesi düşündürücü olduğu kadar bu aşamanın başarılı şekilde uygulandığının da göstergesidir.

Yine cezaevinde elli binden fazla tutuklu varken toplumun büyük çoğunluğunun bunu görmezden gelmesi, yüzlerce bebek ve çocuk cezaevlerinde yaşam mücadelesi verirken bir kaç cesur ses haricinde itiraz yükselmemesi, tutuklu yakınları olan kişilerin o yakınlarının ailelerine selam vermeyi kesmesi, mağdurların ümitleri daha da kıran unsurlardır. Hele ki bu zulme yönelik çıldırtıcı sessizliğin, Müslüman olduğu iddiasında olan bir toplumda yaşanması, -bence- iman sorgulaması gerektiren vahim bir hadisedir.

5. Örgütlenme: Bu aşama için bir çalışma yapıldığını şu aşamada ifade edemeyiz. Ancak mafya gruplarının yaptığı basın açıklamalarına, yargının ve yürütmenin sessiz kalması oldukça manidardır. “… onlara yakınlık duymuş, onlarla yol almış, onlarla daha sonrasında yolunu ayırmamış bütün herkesi en yakın bayrak direklerine asacağız. En yakın ağaçlara asacağız.” şeklindeki bir ifadeye ses çıkarmayan devlet aygıtının zaten örgütlenme aşamasına ihtiyaç duyması da beklenmemelidir.

Her ne kadar şu an toplama kamplarına benzer şekilde, en temel hukuk ilkeleri dahi ihlal edilerek elli binden fazla kişi tutuklanıp cezaevlerine kapatılmış ve yüz binden fazla insan işsiz bırakılmış, iş bulmalarına engel olunmuş olsa da sonraki aşamaların şu an uygulandığını net olarak söyleyemeyiz. Ama özellikle 15 Temmuzun yıldönümüne katılan kişilerin medyada yer alan beyanlarına bakılırsa, bu aşamalara geçilmesini arzu edenlerin olduğu da açık. Törenlere katılan bir başörtülü kadının, sosyal medyada yayılan videosunda kullandığı “onların kulaklarını, burunları, boğazlarını kesmeyi düşünüyorum, beş tanesini öldürmeden ölürsem gözüm açık gider” şeklindeki açıklaması bu arzunun bir göstergesi. Bu aşamalara geçilmesi halinde toplumdan çok da ses çıkmayacağı da maalesef bir gerçek.

Şu an Erdoğan rejimi ve taraftarları, Gülencilere yönelik yoğunlaştırılmış dehümanizasyon yapmaktalar. Bu toprakların tarihi maalesef acılarla dolu. Osmanlı döneminde Alevilere ve Ermenilere, Cumhuriyet döneminde Dersim halkına yapılanları, bu iktidarın da daha iki yıl önce Kürt yoğunluklu illerde uyguladığı şiddeti düşününce, bugün uygulanan yoğunlaştırılmış dehümanizasyondan ileri geçilmesi pek tabi mümkündür. Eğer bu korkunç ihtimal gerçekleşmezse –ki inşallah olmaz– bu Erdoğan rejiminin insaflı davranmasından değil tüm dünyadan izole edilmekten çekinmelerinden olacaktır. Onları durduracak beşeri bir güç şu an yok.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: