backdrop_10x5Yoğunlaştırılmış Dehümanizasyon Dönemi başlıklı yazımda “elli binden fazla tutuklu varken toplumun büyük çoğunluğunun bunu görmezden gelmesi, yüzlerce bebek ve çocuk cezaevlerinde yaşam mücadelesi verirken bir kaç cesur ses haricinde itiraz yükselmemesi, … bu zulme yönelik çıldırtıcı sessizliğin, Müslüman olduğu iddiasında olan bir toplumda yaşanması, … vahim bir hadisedir.” demiştim.

Benim “çıldırtıcı sessizlik” olarak ifade ettiğim durumun nedenlerini, siyaset bilimi “Suskunluk Sarmalı Teorisi” olarak izah ediyor. Alman siyaset bilimci ve kamuoyu araştırmacısı Elisabeth Noelle Neumann tarafından geliştirilen “Suskunluk Sarmalı”nın gözleme dayanan iki hipotezi bulunuyor.

  • Bir kişinin / grubun savunduğu görüş, toplumun çoğunluğunun kabul ettiği görüşlere aykırı ise bu kişi / grup, toplumdan dışlanma korkusu nedeniyle kendini kısıtlar / görüşünü söylemekten vazgeçer.
  • Ama aynı kişi / grup, saklamak zorunda kaldığı görüşünün toplumda yaygınlaşmaya başladığını fark ederse, görüşünü yüksek sesle söylemeye başlar.

Burada şunu izah etmekte fayda var. Bireyin içinde yaşadığı toplumun etkisi ile kişi, nesne ya da durumları algılayıp tutumlar oluşturmasına “Toplumsal Algı” deniyor. Bilim insanları, “Toplumsal Algı”nın oluşmasını da iki eyleme dayandırıyorlar.

  • Sorumluluk sahibi olduğu varsayılan kişilerin, toplumu ilgilendiren bir konu hakkında görüşlerini beyan etmesi,
  • Kitle iletişim araçlarıyla yapılan empozizasyon.

Bu iki uygulama sonrasında, bir sosyal olay hakkında görüş beyan etme / tavır alma isteğinde olan birey / grup, karar alma ve eyleme geçme noktasına geldiğinde şunları göz önünde bulunduruyor:

  • Görüşleri; “aykırı” kabul edilen gruba veya “baskın” kabul edilen gruba dahil edileceği, kendi sosyal grubundan dışlanacağı korkusu ile görüşlerini açıkça söylemeyenler ve kararsız kalanlar (Conformistler),
  • Görüşlerinin, toplumda kabul görmeyeceğini bilen ama kaybedecek bir şeyleri olmadığına inanarak, azınlıkta kalacağını bilmesine rağmen görüşlerini açıklamaktan vazgeçmeyenler (NonConformistler),
  • Kitle iletişim araçlarının, özellikle de medyanın sürekli tekrarlaması ile “Toplumsal Algı” yapılmak istenen “Baskın Görüş”,
  • Toplumda baskın olan veya azınlıkta kalan görüşlere sahip bireylerin, bu sarmal içindeki etkileşimlerine etki eden (aşağıdaki) unsurlar.

1. Toplumdan dışlanma tehdidi: “Suskunluk Sarmalı”nın başlangıç noktası, bulunduğu sosyal grubun, aykırı görüşleri sebebiyle bireyi dışlama yönündeki tehdididir. Bireyler aykırı düşüncelerini kendi dar çevresinde dile getirdiği anda bu şekilde bir uyarı ile karşılaşırlar.

2. Toplumdan dışlanma korkusu: Dışlanma korkusu, “Suskunluk Sarmalı”nı büyüten bir güdüdür. Dışlanma tehdidi ile karşılaşan birey, dışlanmamak için kendine hakim olma güdüsü ile hareket eder. Konformizm olarak tanımlanan bu durumda birey “Baskın Görüş”ün, “Toplumsal Algı”ya dönüşeceğini hesap ederek aykırı görüşlerden uzak durur. Çünkü insan ‘sosyal’ bir varlıktır, dışlanmaktan korkar.

3. Görüşlerini özgürce söyleme isteği: Bireyler, dışlanma tehdidi / korkusu nedeniyle gizlediği görüşlerinin, toplumda yaygınlaşmaya başladığını hissettikleri zaman, kendine hakim olma güdüsünü terk ederler, rahatça konuşmaya başlarlar.

4. Kişinin Çevreye Uyum Gösterme duygusu: Bireylerde, “Toplumsal Algı”yı veya “Baskın Görüş”ü belirleme duygusu vardır. Doğuştan gelen bu özellik; kitle iletişim araçları ile yapılan yayınlar / kamuoyu önüne çıkıp konuşan kişilerin görüşleri ile toplumun nabzını tutar. Özellikle medya, toplumun çoğunluğunun hangi görüşe yakın olduğunu / olması gerektiğini empoze etmede etkili şekilde kullanılır. Bireyler hangi görüşü daha çok duyarsa, o görüşün daha doğru olduğuna daha çabuk ikna olur. Öte yandan insan, saygınlığını korumak güdüsü ile toplumdaki dinamikleri ve trendleri gözlemler. Bu değişimleri yakalayıp, toplumla / sosyal grubuyla ayrışmamak için çaba sarf eder.

5. Çoğulcu Bilgi Eksikliği: Bu durum, bireyin / sosyal grubun / toplumun, bazı olayları görmezden gelmesi ile oluşur. Bu görmezden gelme, üç şekilde kendisini gösterir:

(I) Birey, dahil olduğu grubun kalıplaşmış görüşleri nedeniyle bazı sosyal vakıaları – olguları görmezden gelebilir. Bireyin, bulunduğu sosyal grupta yıllarca korunmuş bazı inanışlar, bireyin sorgulama yapmasına da engel olmaktadır. Muhafazakâr – dindar bir sosyal grupta; “laiklik = din düşmanlığı” algısı ne ise, seküler bir grupta da “başörtülü olmak = cahillik” algısı da aynıdır. Bu “tabu”ların toplumumuzda onlarca örneği bulunmakta. Bu nedenle, sosyal gruplar içinde bu konuların (tabuların) konuşulmaması, inkar edilmesi veya en azından görmezden gelinmesi, “Çoğulcu Bilgi Eksikliği”nin devam etmesine neden olur.

(II) Birey, duyguları ve mantığı arasında çatışma yaşamamak için bilerek – isteyerek bazı sosyal vakıaları – olguları görmezden gelebilir. Örneğin, şahit olunan bir mağduriyetin vicdanlarını rahatsız edeceğini ve böylece sahip oldukları görüşlerinin zarar göreceğini öngören birey / sosyal grup, bilinçli olarak mağduriyet haberlerini duymazdan gelir.

(III) Ayrıca medya, belli bir görüş yanlısı yayınlar yaparak, azınlığın görüşlerinin yayılmasına engel olarak “Çoğulcu Bilgi Eksikliği”ni oluşturmada kullanılan bir enstrümandır.

Toplumda oluşan baskın görüş ve aykırı görüş, bu beş faktöre bağlı olarak etkileşim gösterir. Bu etkileşim sonucunda aykırı görüşü savunanlar, baskın görüşü savunanları ikna edebilirse, toplumsal mutabakat sağlanması, üzerinde konuşulan sosyal sorunun çözülmesi için bir diyalog ortamı oluşur. Ama baskın görüş, toplumsal algı halini alırsa, aykırı görüş sahipleri tamamen susar ve bir sarmal meydana gelir. Bu sarmal, baskın gelen tarafın görüşlerinin iktidarını, gitgide kuvvetlendirdiğini bariz bir şekilde gösterir. Daha sonra da herkesçe kabul gören / kabul görmese de suskunluk sebebiyle itiraz edilmeyen bu görüş “sosyal norm” olur. Bu sosyal normun devamlı tekrarlanması da “statüko”yu oluşturur.

* * * * *

15 Temmuzdan sonra başta Gülen yanlısı olduğu iddia edilen binlerce kişi olmak üzere cezai takibata uğrayan bir çok sosyal grup var. Bu grupların, artık tek ses haline gelen medya yoluyla yapılan empozizasyon sonrası takındığı tavır da “Suskunluk Sarmalı”nın farklı konseptlerini ortaya koyuyor.

Erdoğan rejiminin son bir yıldır yargı silahı ile yaptığı saldırının hedefindeki gruplar ana hatları ile şu şekilde: Gülenciler, Solcular, Kürtler. Erdoğan rejiminin, kendine muhalif gördüğü veya zarar verme potansiyeli vehm ettiği her sosyal gruba yönelttiği hukuk tanımaz ve pervasız saldırı, herkesin kendi mahallesine demokrat olma hastalığı ile birleşince, kendi adına büyük bir başarı sağlıyor. Kendi mahallesine demokrat olma hastalığı, aynı mağduriyeti yaşayan faklı sosyal grupların ortak mücadele etmesini de engelliyor. Bu sistematik zulüm karşısında takınılan tavır şu şekilde:

  • Pro-AKP’liler: Erdoğan’ın yaptığı herşeyi doğru gören, Gülencilere, solculara ve Kürtlere hain etiketi yapıştıran Baskın Görüş’ün gönüllü savunucuları. Yapılan zulmü, bu gruba anlatıp ikna etmek neredeyse imkansız.
  • Conformistler: Yapılan hataları gören ama sosyal grubundan dışlanma, başına birşey gelme ve buna benzer korkularla seslerini çıkarmayanlar. Bu gruptakiler, itirazların toplum geneline yayılması halinde ses çıkarmaya başlayacaklardır. Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşünün, bir çok sosyal gruptan destek bulması da bu gruptakileri heyecanlandırdı. CHP, bu yürüyüş sonrasında henüz somut bir adım atmasa da, comformistler için bir ümit olma niteliği hala koruyor.
  • NonConformistler: Bu gruptakiler, azınlıkta da olsa Erdoğan rejiminin hedefinde olan ve bu nedenle mağdur edilen her sosyal grup için mücadele veya itiraz etmekten çekinmiyorlar. Ömer Faruk Gergerlioğlu, Cihangir İslam ve Sezgin Tanrıkulu gibi isimler, sosyal ve dijital medya üzerinden yaşanan mağduriyetler nedeniyle toplumu bilgilendirmek, bilinçlendirmek için çalışıyorlar.
  • Kendi Mahallesine Demokratlar: Bu gruptakiler ise kendi sosyal grubunun yaşadığı mağduriyeti ve uğradığı haksızlığı, “en büyük mağduriyet” olarak ortaya koyup, diğer grupların mağduriyetini görmezden geliyor. Örneğin solcular, Cumhuriyet yazarları için her gün laf ederken, Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç gibi isimleri görmezden geliyorlar. Hatta Balyoz yayınları nedeniyle oluşan kinleri nedeniyle, Ahmet Altan’a yapılanlara “oh olsun” diyenler dahi var. Benzer durum bazı Gülenciler için de geçerli: Vaktinde askeri vesayet davaların sırasında yapılan aptallıklara yönelen itirazları görmezden gelmişlerdi. Yine, İpek Medyaya veya kendi yayın organlarına yapılan uygulamalara yeterince tepki gösterilmediği düşüncesi ile Cumhuriyet veya Sözcü’ye yapılanlara, “bak sizin de başınıza geldi, gördünüz mü” şeklinde yaklaşanları görmekteyiz. Bu yaklaşım

* * * * *

Burada halen solcuların anlamadığı gerçek şu: Erdoğan rejiminin hedefi Gülenciler değil muhalif olan hatta AKP’ye açıktan destek vermeyen herkes. Varlık mücadelesi veren bu rejim, kendi gücünü korumak için AKP’li olmayan herkesi yok etmek zorunda. Bu nedenle de AKP’li olmayan her bireye / gruba, bir bahane üretip saldırmaktan başka çaresi yok. Solcuların, Cumhuriyet iddianamesinin ne kadar saçma ve yalanla dolu olduğunu detaylı şekilde anlatırken, Gülencilerle veya Kürtlerle ilgili iddiaları mutlak doğruymuş gibi yansıtmaları tam bir garabet.

Ahmet Altan’ın savunmasında harika bir tespit vardı: “… benim hakkımda söylenen yalanları gördüğümde 15 Temmuz’dan sonra hapse atılan binlerce insanın nasıl bir hukuk katliamının kurbanı olduklarını daha iyi anladım. Hakkında yalan söylenen tek insan ben olamayacağıma göre bu tür yalan dolu iddianamelerin zehirli bir sarmaşık gibi yargıya dolanıp onu boğduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu iddianameyi yazan savcının yalan söyleme ve saçmalama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargı sisteminde bir alışkanlık hâline geldiğini kanıtlıyor. … Mehmet Altan’ın çok sevdiği bir sözü vardır, “bir damla kana baktığında bünyedeki bütün hastalıkları görürsün” der. Şimdi bu iddianameyi, bu bir damla kanı incelediğimizde, hukuk sisteminin cüzzama yakalandığını, etlerinin lime lime döküldüğünü bütün dünyayla birlikte göreceğiz.”

Ahmet Altan’ın da dediği gibi, Erdoğan rejiminin otomatik silahı olan bu yargı sistemi Cumhuriyet yazarları için hazırlanan iddianamede ne kadar yalan söylüyorsa, başka iddianamelerde de benzer yalanların olduğunu görüyoruz. Bunu salt bir varsayım olarak değil medyada yayınlandığı için okuma imkanı bulduğum birçok iddianamedeki gözlemlerime dayanarak söylüyorum. Basit bir örnek: Cumhuriyet iddianamesinde, eski Gülenciler Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce’nin saçma sapan beyanları, Savcılık tarafından dosyaya konulmuştu. Ahmet Altan hakkındaki iddianamede de bu kez başka eski Gülenciler Ahmet Keleş ve Nurettin Veren’in beyanları aleyhe delil olarak yer alıyor. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Yapılması gerekenler aslında çok basit:

  • Erdoğan rejiminin FETÖ söylemini reddetmekle işe başlamalıyız. Çünkü Erdoğan rejimi, FETÖ tanımlamasını sadece Gülenciler için kullanmıyor; bu tanımı, kendine düşman gördüğü her kesimin etiketi olarak pazarlıyor.
  • Bu rejimin askerlerinin söylemlerine itibar etmek yerine mağdurlarının sözlerine itibar etmek en doğrusu olacak.
  • Artık kendi mahallemize demokrat olma hastalığını bırakalım. Sadece kendi mahalllemizin mağduriyetini anlatarak inandırıcı olamayız.
  • Conformistlerin de şunu düşünmesi lazım: Erdoğan rejimi kendi mahallemizden dışlansak da dışlanmasak da kendisine destek vermeyen herkesi yok etmeyi kafasına koymuşken mahallemizden dışlansak ne olacak?

Suskunluk Sarmalından çıkmadan, bu ülkeye adalet de hukuk da gelmeyecek.

●○•○●

Bu yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz.

Bu yazıda WIKIPEDIA sayfasından yararlanılmıştır.