Bugün, bir takipçim tarafından gönderilen yazıyı blogumda misafir ediyorum.

* * * * *

Türkiye’de uzun zamandır devam eden olağanüstü bir hukuk sistemi var. Neredeyse ülkede son on yıldır gündemi hukuk belirliyor. Haksız ve uzun tutuklamalar başta olmak üzere, bu yargılama süreçlerine dair onlarca mesele masaya yatırılıyor ve hukukçular tarafından uzun uzun tartışılıyor. Bu tartışmaların başat konularından en önemlisi, hiç şüphesiz savunma hakkı ve savunma hakkının ihlaline dair uygulamalar. Savunma hakkıyla ilgili uygulamada giderek artan sorunlar, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bir kangrene dönüşmüş ve savunma hakkının kullanımı neredeyse imkansız hale gelmiştir.

Peki savunma hakkı nedir ve neden bu kadar önemlidir?

Savunma hakkı, bir kişi hakkında iddia olunan hukuka aykırılık isnadına karşı, o kişinin her türlü meşru vasıta ile kendini savunması veya kendisini savunması için bir avukatın yardımına başvurabilmesi, eğer parası yok ise devletin kendisine bir avukat tayin etmesini kapsayan temel bir insan hakkıdır. Bu hak Türkiye’nin de taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 8-9-10-11. maddelerinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/3 maddesinde, Anayasamızın 36. Maddesinde ve CMK’nın 149 ve devamı maddelerinde düzenlenerek güvence altına alınmıştır.

15 Temmuzdan sonra 1300’den fazla avukata soruşturma açıldı, 520’den fazlası tutuklandı

Ama gel gör ki bunca yasal düzenlemeye rağmen, Türkiye’de savunma hakkının tam anlamıyla kullanıldığından bahsetmek ne yazık ki mümkün değil. 15 Temmuz darbe girişimine kadar olanca sıkıntılara rağmen, ağır aksak sürdürülebilen savunma hakkı ve bunun teminatı sayılan avukatlık mesleği, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra özellikle darbeden sorumlu tutulan Fethullah Gülen hareketi mensupları ve ilgili ilgisiz tüm muhalifler açısından tamamen kullanılamaz hale gelmiştir.

Aslında savunma hakkının ortadan kaldırılması, 15 Temmuzu bahane ederek tüm muhalifleri sindirme sürecinin bir parçası olarak tasarlanmıştır. Tüm faşist dönemlerin hedefindeki ilk meslek grubu avukatlar olmuştur. Böylece gönüllerince hukuksuzluk, gönüllerince işkence, gönüllerince intikam alma olanağına kavuşacaklardır. Bu yüzden darbe girişiminden hemen sonra başta Fethullah Gülen hareketine yakın olan avukatlar olmak üzere muhaliflerin avukatlığını üstlenen tüm avukatlara operasyonlar yapıldı, göz altına alındılar ve tutuklandılar. Bu kapsamda 1300’den fazla avukat hakkında soruşturma açıldı ve bu avukatlardan 520’den fazlası halen tutuklu bulunmakta.

Son zamanlarda Türkiye’de yaşananları, Hitler nazizmiyle kıyaslamak oldukça moda. Şu bir gerçek ki neredeyse biri diğerinin kopyası gibi, -Allah sonumuzu benzetmesin-. Hitler nazizminde Reichstag yangını ile başlayan süreç, bizde 15 Temmuz darbe girişimine denk geliyor. Hitler’in “bu Tanrı’nın bir işareti” sözü, bizde “bu Allah’ın bir lütfu” sözüne, Hitler nazizmindeki Halk Mahkemeleri, bizde Sulh Cezalara Mahkemelerine tekabül ediyor. Bunlar gibi onlarca örneği görünce iki ihtimal beliriyor kafamda; ya nazizim dahil tüm faşist düzenlerde aklın yolu bir ya da bizimkiler Hitler’i birebir kopyalıyorlar.

Elbette nazizm yargısı, yalnızca Gestapo, SS ve partililerden oluşmuyordu. Yargının uygulamalarına yön verenler, o dönemin Alman hukukçularıydı. Bu alanda Nazi rejiminin çatlak seslere alan tanımadığını da eklemek gerekir; hukukun nazileştirilmesi kapsamında, tüm meslek örgütleri önce Nasyonal Sosyalist Alman Hukukçular Birliği’ne giderek yaklaşmış, daha sonra da bu yapı içerisinde kaybolup gitmişlerdir. Türkiye’de de Barolar ve Barolar Birliği, avukatlara yapılan cadı avına hiç ses çıkarmamışlar, hatta destek vermişlerdir. Nazi örgütünün mensuplarından en temel güdüsü, giriştikleri tüm eylemlerde ve aldıkları kararlarda kendilerini “Führer’in yerine koymaları”ydı. Bizde de sosyal medya hesaplarında, İŞİD militanlarını aratmayacak cihadist söylemler paylaşan sözde savcı ve yargıçlarımız da aynı şeyleri söylemiyor mu?

Hiçbir faşist iklimde adaletten ve adaletin tesisi için en önemli unsur olan savunma hakkından bahsetmek mümkün değildir. Bunun yerine hükmedenlerin çerçevesini belirlediği bir şablona uyan kişilerin fiziki ve psikolojik işkenceye tabi tutulduğu bir takibat evresi ikame edildiğini görüyoruz.

Kişilerin, bu ilkel hukuk düzeni önünde kendilerini savunmaları neredeyse imkansız. Hiç bir hukuk kuralını tanımadan hatta kendi koydukları kurallara dahi riayetsizlik göstererek yürütülen bir süreç var. Bir avukatın yardımından faydalanmak çok büyük bir lüks. Sistemin, devasa propaganda fabrikalarında aynılaştırılan yığınların nezdinde birer nefret objesine dönüştürdüğü, “vatan haini, terörist, ajan” diye ötekileştirdiği ve değersizleştirdiği kişileri savunmak da avukatlar için büyük bir cesaret gerektiriyor. Dolayısıyla tutuklu oldukları için kendilerini savunacak delilleri elde etmek imkanı olmayan şüphelilerin, savunma yapmak için bir avukat yardımından faydalanması da çok zor koşullara bağlı. Ya herşeyi göze alıp savunmasını üstlenecek idealist bir avukat bulmakla uğraşacaklar -ki bunlar sınırlı sayıda- ya da bu süreci fırsat tacirliğine çeviren karaborsacı avukatlara elde avuçta bir şey kaldıysa verip onlardan medet umacaklar.

Aslında bütün bu yapılanlara bir yargılama denemez, hukuki bir süreç dahi kabul edilemez. Olan biteni ifade edecek tek kelime var, o da; Engizisyon. Engizisyon kelimesi dilimize Latince’den geçmiştir ve tam anlamı soruşturmadır. Fakat burada kastedilen ceza hukuku manasında bir soruşturma değil, bir takibat. Çünkü engizisyon kelimesi hiçbir şekilde yargılama ve mahkeme anlamlarını içermez, dolayısı ile dilimize geçen Engizisyon Mahkemesi ifadesi yanlış geçmiştir. Avrupa tarihinin kara sayfalarından olan engizisyon takibatları, insanları somut fiilleri üzerinden değil, ruhlarını şeytana sattıkları ithamı ile yapılırdı. Kiliseye göre şeytan, hiçbir zaman kendisi olarak değil, daima başka bir kılıkta, hatta bazen melek maskesi ile aramızda dolaşırdı. Tıpkı Erdoğan Rejimine göre masum görünümlü ama iradesini Haçlılara satmış bir vatan haini cemaat ablası, casus kılığında bir gazeteci ya da ülkeyi bölmeye çalışan Genel Başkan kılığında terörist bir Kürt siyasetçi gibi.

Ayrıca Türkiye’ye altın çağını yaşattıklarını iddia eden sözde hukukçulara göre, kişi ruhunu şeytana satmış olmasa bile, şeytan çaktırmadan onun ruhuna sızmış olabilir; mesela Cemaat öyle bir terör örgütüdür ki, üyesi olup da üye olduğunu bilmeyenler vardır. Sözde yargılamalarda terör örgütüne üye olmanın delili sayılan ByLock programı olmayanların bu yöndeki itirazlarına hakimler, bu programı kullanmayan üyelerin de var olduğunu hatırlatarak, aslında haberi olmasa da örgüte üye olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyorlar. Böylece ‘bilmeden örgüte üye olmuş’ teröristleri de bulup ortaya çıkartıyorlar.

Maalesef engizisyon ruhu, Erdoğan Rejiminin bedeninde Sulh Ceza Takibatları olarak, devam ediyor. Tıpkı 1933’te “Tanrının İşareti” olarak adlandırılan Reichstag yangınından sonra uygulanmaya başlanan “olağanüstü hal”in, günümüz Türkiyesi’nde “Allahın bir lütfu” olarak devam ettiği gibi.

Türkiye’de yaşanan bu engizisyon dönemiyle, savunma hakkının önemi bir kez daha net şekilde ortaya çıkmıştır. Yukarıda da yer verdiğimim savunma hakkı ile ilgili onca düzenlemeye rağmen, savunma hakkının temsil eden avukatlarla ilgili yasal düzenlemeler ve koruyucu önlemler oldukça zayıftır. Savunma hakkı özelinde avukatlık mesleği, demokrasilerin sigortalarından biridir. Eğer Türkiye’de avukatlar özgürce mesleklerini icra edebiliyor olsalardı, bugün yaşanan işkence ve hukuksuzlukların yapılması büyük oranda engellenebilirdi. Bu nedenle avukatların korunmaya ve her türlü siyasal bakıya karşı yasal zırha ihtiyacı var. Aksi halde günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi tek adamlık savdasına kapılanlar, tüm muhalifleri sindirmek için işe avukatlardan başlamaya devam edeceklerdir.