Adı Yiğit Kaçar. Hopa Cumhuriyet Savcısı idi. Outdoor ve extreme aktivitelere olan merakım sayesinde tanımıştım Kaçar’ı. Kendisi ile tanıştıktan sonra, daha fazla ortak noktamız olduğunu gördük. Fotoğrafçılık, teknoloji, Ankara Hukuk mezunu olmamız vs. Youtube’daki kanalında paylaştığı videolar, Facebook sayfasındaki fotoğraflar, onun ne kadar hayat dolu bir insan olduğunu gösteriyor zaten.

Aşağı yukarı her insanın yaşadığı zorluklardan daha fazlasını yaşamış Kaçar hayatında. Maddi zorluklar içinde okunan üniversite, yine aynı zorluklar içinde yapılmış bir evlilik. Okuldan sonra avukatlığa başlamış ama ekonomik zorluklar, avukatlıkta da devam etmiş. Çok zeki ve çalışkan birisi olmasına rağmen, kaderin planı daha farklı olabiliyor. İşler biraz yola girmeye başladığı dönemde ise ikinci kızı dünyaya gelmiş. Ama ciddi sağlık problemleri ile. Aylarca onun sağlığına kavuşması için hastanelerde yatmak zorunda kalmış Kaçar ailesi. Maddi külfetler de cabası.

Bu tedavi süreci O’nun mesleki çalışmalarını da etkilemiş. O noktada önüne bir seçenek çıkmış. Avukatlıktan, hakimliğe / savcılığa geçiş için açılan sınava girmiş. İlkinde başarılı olamamış ama yılmamış ikinci denemesinde 70 barajını geçebilmeyi başarmış. Sonrasında da eğitim sürecini tamamlayıp kurada, hobileri için Türkiye’nin en güzel yerlerinden biri olan Hopa’yı çekmiş.

Başarılı bir savcı idi. Örneğin Cumhuriyet tarihinin en büyük sigara kaçakçılığı operasyonu ile medyaya manşet olmuştu. “Soruşturmalarımda şimdiye kadar dava açıp da beraat eden kişi olmadı. Laf olsun diye her şüpheliye dava açılmaz. İnsanların lekelenmemesi lazım. Eğer kişi hakkında ve delillerde kuşku var ise dava açmamayı yeğlerim.” diyordu.

yk2Hakkında çıkan haberler, sadece bununla da sınırlı olmadı. Sosyal hayatı (extreme aktiviteleri) da haber oldu çok kez. Onun Savcılık profili, örnek gösteriliyordu. Gerçekten Kaçar, bir hafta sonu Kaçkar’ın zirvesinde, bir hafta sonu Fırtına Vadisi’nde raftingte, bir hafta sonu scuba-divingte idi.

Derken 15 Temmuz yaşandı. HSYK, daha 16 Temmuzda iki binden fazla hakim savcıyı açığa aldı. Savcılık da aynı gün gözaltı kararı çıkarttı. Sonrasını biliyorsunuz. Kaçar’ın ismi o listede yokmuş. Bayram tatili için bulunduğu memleketinden, izinlerin kaldırılması nedeniyle Hopa’ya dönmeye hazırlanırken ikinci bir liste yayınlanmış. Orada ismini görünce, en yakın Savcılığa gidip teslim olmuş ve sonrasında terör örgütü üyeliği iddiası ile tutuklanmış.

Doğum gününde facebook sayfasında yayınlanan mektubunda şunları diyordu: “Kıymetli Dostlarım; bugün 25 Eylül. Cezaevindeki 45. günüm. Aynı zamanda doğum günüm. Sizlere yazdığım bir mektup aracılığı ile ulaşıyorum. Dolayısıyla sizler bu satırları okuduğunuzda muhtemelen suçsuz yere geçirdiğim ikinci ayımı doldurmuş olacağım.  İnsan elindekinin kıymetini her zaman kaybedince anlamıyor mu? Kaçımız hastalanmadan sağlıklı olduğumuz anların kıymetini bilebiliyoruz? İşte özgürlük de böyleymiş. Kaybetmeden önce yeterince kıymetini bilememişim. Gündelik hayatta farkında bile olmadığımız sıradan şeyler meğer ne kadar kıymetliymiş. İstediğin zaman istediğin şeyi yiyememek, istediğin şarkıyı dinleyememek, istediğin yere gidememek… Düşünsenize; şöyle tereyağın içine iki tane yumurta kırıp sarısına banmak ne kadar basit, ne kadar sıradan öyle değil mi? Ama burada lüks bile denemez. Çünkü imkansız bir şey. … Önceleri aklıma gelen şarkıyı internetten açıp o an dinleyebiliyordum. Şimdi ise sevdiğim şarkının radyoda çıkmasını bekliyorum günlerce. Çoğunlukla da denk gelmiyor zaten… … Bayram’da açık görüş hakkı bile verdiler. Tam bir saat yavrularımı öpüp koklama fırsatım oldu. İsterseniz pollyannacılık deyin ama bardağın dolu tarafını görebilmek lazım.  …”

Daha sonra sayfasında şu mektubu yayınlandı: “Kıymetli Dostlarım; 87 gündür suçsuz yere tutulduğum Çanakkale E Tipi Kapalı Cezaevi C-5 koğuşundan hepinize selam ederim. … Günlerdir düşünüyorum. Acaba suçsuz yere buraya konulmak mı zor yoksa suç işleyerek cezaevine girmek mi diye… Sanırım suç işleyerek cezaevine girmek çok daha ağırdır. Zira işlediğin suçun vicdan azabıyla cezaevinin sıkıntısı bir araya geldiğinde dayanılmaz olmalı. Oysa bende suçsuz olmanın verdiği inanılmaz bir hafiflik var. Herşeye rağmen kalbim ferah, moralim yüksek. İnsanoğlu her durum ve şarta bir şekilde alışıyor. … İnsan halıya basmayı özler mi? İnanın özleniyormuş. Özgürlüğüme kavuşunca kedi gibi halının üzerinde yuvarlanmak istiyorum. … Evimdeki yatağımda gerine gerine ayaklarımı uzatmayı… Buradaki ranzamın baş ve ayak ucundaki soğuk demirleri, bana her an nerde olduğumu hatırlatıyor çünkü. … Görev yaptığım süre boyunca hiç bir zaman doğruluktan ve adaletten ayrılmadım. Burada bulunmamın nedenini büyük ölçüde tahmin ediyorum. … hiç bir güç ve otorite karşısında eğilmememin, doğru bildiğimi yapmaktan geri durmamamın ceremesini çektiğimi söyleyebilirim. Herşeye rağmen pişman değilim. Geri döndüğümde yine aynı şekilde hareket edeceğimin bilinmesini isterim. Özgürlüğünüzün kıymetini bilin ve sağlıcakla kalın…”

11 Ocakta yayımlanan mektubunda ise artık umutlarını kaybetmeye başladığını anlıyorduk: “Yüz bilmem kaçıncı günden merhaba… Artık günleri değil ayları sayıyorum. Çünkü artık günler sayılamayacak kadar çoğaldı. Yakında beş ay dolacak. Girdiğimde yaz idi şimdi kış oldu. Ve daha ne kadar süreceği konusunda hiç bir fikrim yok. Dahası yakın bir zamanda bu saçmalığın biteceğine dair umudum da yok. Bitecek olsa şimdiye kadar çoktan bitmesi gerekirdi diye düşünüyorum. … Sanırım hesabımızı çoktan görmüşler de faturayı elimize verecekleri günü bekliyorlar. Peki neden benim gibi hakim ve savcıların bu şekilde hesabı görülmek istendi? Çünkü adalet devletin temeli. Yargıya hakim olan devlete hakim oluyor. Acı ama maalesef gerçek bu. Sürekli birileri bunun mücadelesini veriyor. Zaten tarafsız kalması gereken hakim ve savcılardan tarafsız kalmayı başarabilen benim gibiler maalesef bertaraf oldu. … fetö ile mücadele bahanesiyle, iktidardan korkan ve korktuğu için iktidarın her dediğini yapmak zorunda bırakılan bağımlı bir yargı oluşturmak olduğu gün gibi ortaya çıkmıştır. … Allah’a şükür bağımsızlığımı ve tarafsızlığımı hiç bir zaman kaybetmedim. Hiç bir güç karşısında eğilmedim. Karşıt olmadığım gibi yandaş da olmadım. Eğer tarafsız olmanın suçu bertaraf olmaksa ben cezamı çekmeye razıyım. Böyle bir nedenden ötürü tutuklanmak benim için şereftir.

13 Nisanda yayınlanan mektubu ise oldukça üzücüydü: “Yarın cezaevinde tam 8. ayımı dolduruyorum. Neden hala burada olduğumu bilmediğim ve anlayamadığım koca bir 8 ay. Trafik kazasından öleceğim bile aklıma gelirdi de günün birinde bu ülkede darbe teşebbüsü olacak ve ben bu nedenle cezaevine gireceğim hiç aklıma gelmezdi. … Yine de her şeye rağmen asla pişman değilim. Yeniden bir şansım olsa, bu ülkede doğup yaşamayı ve aynı mesleği yapmak isterdim. … Maalesef birilerinde, ülkenin tamamına sahip olmak için büyük bir hırs var. Bu nedenle birileri sürekli çatışma halinde. Onların bu çatışmalarının bir eseri olarak benim gibi binlerce insanın hali de ortada… Burada şartlar her geçen gün iyiye gidecek ve bazı şeyler düzelecek diye umut ederken tam tersi oluyor. Mesela artık küçücük havalandırma boşluğumuzda voleybol oynamamız yasak. Gerekçesini bilmiyorum. Halbuki taa geçen yaz yeni girdiğimizde bile oynamamıza izin veriyorlardı. Sonra geçtiğimiz günlerde ansızın gelip radyolarımızı topladılar. Bakanlığın talimatıymış. Güya kendi aramızda haberleşiyormuşuz. Valla radyodan telsiz yapacak kadar mühendislik bilgim olsa herhalde şimdi çok farklı bir işle uğraşırdım. … Voleybol oynatmayarak, radyoda müzik dinletmeyerek bizi delirtmeye mi çalışıyorlar? Neden bazı gazeteler bize verilmez? Hangi gerçekleri öğrenmemizden korkuyorlar? Bütün bu yapılanlar işkencenin daniskası. İşkence illa birisini döverek ya da vücuduna elektrik vererek yapılmaz ki. Bu da psikolojik işkence değil midir? …”

29 Temmuzda yayımlanan son mektubu ise umutlarının bittiğini gösteriyor: “Hem “adalet er geç tecelli eder” diyoruz hem de “geç gelen adalet, adalet değildir”… Halbuki bu iki söz ne kadar da birbiriyle tezat öyle değil mi? Madem adalet geç geldiğinde adalet olmuyor, öyleyse nasıl er ya da geç tecelli edebilir? O tecelli edene adalet denebilir mi? Bugün zindanda geçirdiğim 11 ay doldu. Bu adalet denen şeyin tecelli etmesi için daha ne kadar beklemem gerekiyor? Peki yarın salıverilsem, bu adil mi olmuş olacak? Kaldı ki yarın salıverileceğim falan da yok. İddianamem bir buçuk ay evvel yazılmış ama ne hikmetse hala mahkeme tarafından bana tebliğ edilebilmiş değil. Öğrendiğim kadarıyla ilk duruşma tarihim ise 14 aralık. Yani neredeyse tutuklandıktan bir buçuk yıl sonra ilk defa hakim karşısına çıkmış olacağım. Bu şimdi adalet mi? Başta şu kaçanlara, göçenlere çok kızıyor, suçlu musunuz ki kaçıyorsunuz diye soruyordum. Suçlu olup olmadıklarını bilmiyorum ama, bu ülkede adaletin olmadığını benden daha iyi bildikleri kesin. “Adalete teslim olmak” denilen tabiri herkes bilir. Var zannıyla teslim olduğum adalet, meğer herkesten önce firar etmiş bu ülkeden… Bir şeylerin düzeleceğini, normalleşeceğini düşünürken, daha da beter bir hal alıyor. Dört ay önce geçici süreliğine radyolarımızı almışlar, bir süre sonra vereceklerini söylemişlerdi. Şimdi artık hiç bir zaman vermeyeceklerini söylüyorlar. Bu zor koşullar altında, küçücük bir müzik keyfim vardı. Onu da çok gördüler. Bu yetmezmiş gibi üstüne bir de 11 aydır kullandığım kol saatimi aldılar. Sebebi; saatimin takvimli olması. Gerçekten bizi delirtmeye uğraşıyorlar. Yoksa bu yapılanların mantıklı bir sebebi olabilir mi? Bir radyodan, bir saatten niye bu kadar korkarlar ki?Bir köpek kadar değerim yokmuş meğer bu ülkede. Neden mi? Geçtiğimiz kış bir köpek kuyuya düşmüştü de herkes seferber olmuştu. Hatırlayacaksınız yaklaşık bir haftalık bir çalışmanın ardından kurtarmışlar ve adını “kuyu” koymuşlardı. O aralar bir hafta boyunca gazetelerin ilk sayfasında, ana haber bültenlerinde kendine yer bulmuştu. Ben bir hafta değil tam 11 aydır bir kuyunun dibindeyim. Benden ya da benim gibi masum hakim ve savcılardan bahseden bir gazete okuyor musunuz? Ya da ana haber bültenlerinde izliyor musunuz? Ana muhalefet lideri Sayın Kılıçdaroğlu, bugünkü grup toplantısında “bu ülkenin Cumhuriyet Savcıları nerede” diye soruyordu. Aylardır, cezaevlerinde diye haykırıyorum. Bunu bilmiyor mu acaba? … Bir mezara diri diri gömdüler beni. Bu haksızlığa, zulme ve adaletsizliğe daha ne kadar dayanabilirim hiç bilmiyorum. Artık bu haksızlıklara sabredecek gücüm kalmadı. Zerre kadar suç işlememiş biri olarak yeterince sabretmedim mi? … Ben gerçekten samimiyetle iktidara gönül vermiş arkadaşlarımın düşüncelerini merak ediyorum. Bu yapılanlardan haberiniz mi yok, yoksa bu yapılanları zulüm olarak mı görmüyorsunuz? En azından beni tanıdığınız için soruyorum. Bana bu yapılanları reva görüyor musunuz? Yoksa böyle zamanlarda bir kaç masumun hakkı ve mağduriyeti göz ardı edilebilir mi diye düşünüyorsunuz? Bilin ki bana yapılanlar, zalimliklerinin çok küçük bir kısmı ve maalesef bu zulme bilerek ya da bilmeyerek sizler de ortak oluyorsunuz. Başkalarını bilmem ama benim ahlarım onlara yeter…”

Bu beş mektupta aslında haksız yere cezaevinde tutulanların umutlarının her geçen gün nasıl da solduğunu görüyoruz. Bunun sorumlusu, fail olarak Erdoğan Rejimi olduğu kadar, sessizce köşelerinde bekleyen konformist islamcılar ve bugüne kadar içindeki pislikleri temizlemeyi becerememiş cemaattir.

Kaçar’ın, Gülen cemaati ile ilgili var mı yok mu bilmiyorum. Varsa da yoksa da zaten bir suç işlediğine inanmıyorum. Tanıdığım kısa süreye rağmen O’nun dürüst bir insan olduğunu, mesleğini de layıkıyla yaptığını gördüm, buna şahitlik ederim. İnşallah O’nun da cezaevlerine kapatılan binlerce masum insanın da özgürlüğe ve ailelerine kavuşacağı günler yakındır.

Son sözüm de “İçerdekiler şikayetçi olmuyor ve kendine düşeni yapıyorlar” martavalıyla, Medrese-i Yusufiye edebiyatıyla kendilerini ve cemaatlerini kandıranlara; emin olun “içeridekiler” bir gün dışarı çıktığında siz kaçacak delik arayacaksınız. O zaman şikayet etmemek için siz içeri girmeyi düşünür müsünüz? İsterseniz şimdiden yerleşmeye başlayın Medrese-i Yusufiye’ye!!!

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz, bu tweeti retweet edebilirsiniz.