Bugün, bir takipçim tarafından gönderilen yazıyı misafir ediyorum.

* * * * *

17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları sonrası başlayan ve 15 Temmuz darbe girişiminin Gülen cemaatine hamledilmesiyle iyice ivme kazanan, Erdoğan Rejiminin Gülen cemaatini yok etme süreci, cemaatin çok ciddi kan kaybetmesine, hatta Türkiye’de tükenme noktasına gelmesine neden oldu. Bu sürecin en belirgin manivelası, dünyada eşine az rastlanır bir kara propaganda fabrikasının işletilmesiydi.

Erdoğan Rejimi’nin havuz medyasında, çoğu zaman birbiriyle çelişen iftiralar, iddialar sıralanıp durdu. Bunlardan, tabanda en çok kabul göreni, -bence- batının Güleni / Gülencileri koruduğu ve onların eliyle Türkiye’yi bölmeyi hedeflediği iddiasıydı.

Gülencilerin dış istihbarat örgütlerine çalıştığı, darbe başarılı olsaydı Türkiye’nin Suriye’ye dönüştürüleceği, Gülen’in din anlayışının sapkın olduğu ve İslam’la örtüşmediği gibi yüzlerce iddia her gün havuz medyasının sayfalarını süsledi. İşte tüm bu nedenlerle, “Batı cemaati koruyor ve böylece Türkiye’ye düşmanlık ediyor” söylemi tabanda sürekli alıcı buldu.

Bu iddianın kabul görmesindeki en önemli delil ise batı ülkelerinde yaşayan Gülen cemaati mensuplarının iade taleplerinin karşılıksız kalması. Yine batı ülkelerinde Gülen’e bağlı kurumların hala çalışıyor olması, Türkiye’den bu kurumların kapatılmasına yönelik taleplerin yerine getirilmemesi de havuz medyasının sık sık kulandığı diğer bir argüman.

Bu durum, Erdoğan Rejiminde ciddi rahatsızlığa neden oluyor, bu ülkelere her gittiklerinde kamuoyu önünde ve ikili görüşmelerde bunları dile getiriyorlar. Ama netice alamıyorlar. Çünkü taleplerinin çoğu yargıyı ilgilendiren konular ve batı ülkeleri, hukuk devleti ilkesinin yerleşik olduğu ve tavizsiz uygulandığı yerler.

Bu şekilde netice alamayacağını düşünen Erdoğan rejimi, mafyatik yöntemlere başvurmaya karar verdi. Aralarında Avrupa ülkelerinin vatandaşlarının da bulunduğu bir dizi insanı sudan sebeplerle tutuklamaya başladı ve kapalı kapılar ardında bu kişilerin serbest kalması karşılığında, önde gelen bazı Gülencilerin iadesinin talep edildiği yönünde bilgiler sızmaya başladı. İş bir anlamda esir pazarlığına kadar vardırıldı. Ama gene de netice alınamadı, batı ülkeleri bu şantaja boyun eğmedi.

Peki tüm bunlara bakarak batı dünyası, Gülen cemaatini koruyor diyebilir miyiz? Buna kendi yaşadıklarım ve sürece dair gözlemlerim ışığında net bir cevap verebilirim. Kesinlikle hayır. Çünkü…

Hukukun tamamen askıda olduğu Erdoğan Rejiminin ve taraftarlarının bunu anlaması oldukça zor ama batı dünyasının cemaat mensuplarına karşı tutumları, uluslararası hukukla teminat altına alınmış temel insan haklarının hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir.

Sığınma hakkı, Türkiye’nin de tarafı olduğu Cenevre Sözleşmesi, Dublin Sözleşmesi başta olmak üzere bir çok uluslararası sözleşme ve BM Genel Kurulu kararları ile teminat altına alınmış temel bir insan hakkıdır. Her ülke kendisine sığınma talebinde bulunan kişiyi, gerekçeleri yerinde ise kabul edip geldiği yere göndermemekle yükümlüdür. Tüm dünyada, bu sözleşme hükümlerinin uygulanmasını denetlemek için dünyanın en büyük uluslararası örgütü olan Birleşmiş Milletler nezdinde Mülteciler Yüksek Komiserliği kurulmuştur.

Sığınma hakkının temel bir hak olması, uluslararası hukukun bu alanda getirdiği yükümlülüklerin, mutlak ve evrensel olarak yorumlanmasını gerektirir. Ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanların, evrensel insan haklarından yararlanabilmesi, yani maddi ve manevi varlığını koruyabilmesi, iltica hakkının varlığına bağlıdır. Burada mültecilerin korunmasından değil, onların temel haklarını kullanması, dolayısıyla insan olarak varlıklarını devam ettirmelerinden söz etmek daha doğru olur. Dünyanın her yerinde, sorumlusu olmadıkları bir durumun bedelini ödeyen mültecilere sahip çıkmak, bir insanlık görevidir.

Dolayısıyla mevzuu, Erdoğan Rejiminin iddia ettiği gibi batının cemaat mensuplarını koruması değil uluslararası hukukun gereğidir. Sığınma sürecinde olan bir kişi olarak, başvuruda bulunduğum ülkede, korunduğum ve pozitif ayrımcılığa tabi tutulduğuma dair hiç bir emare ile karşılaşmadım. Tam tersine yüzlerce uzak doğulu, Afrikalı, Ortadoğulu insanla birlikte saatlerce kuyruk bekleyerek, herkesin tabi tutulduğu zorlu şartlardan geçerek herkes gibi bu hakkımı kullanabildim.

Batıda Gülen cemaatine bağlı kurumların, rahatça çalışması da gene benzer nedenlere dayalıdır. Çünkü teşebbüs hürriyetinin sorunsuz uygulandığı bir düzende, herhangi bir kurum, kapatılmalarını gerektirecek bir hukuksuzluk yapmadığı sürece, faaliyetlerine devam eder. Ayrımcılık yasağının hakim olduğu batı dünyasında, kurumun sahibinin veya yöneticilerinin kimliği, aidiyeti, dini, ırkı bir kapatma nedeni olarak kullanılamaz. Erdoğan Rejimi, Gülen cemaatinin Türkiye’deki tüm kurumlarını kapatmış ve mal varlıklarına el koymuş olabilir ama batı ülkelerinden de benzer bir tutum sergilemelerini beklemesi oldukça sağlıksız bir beklenti. Daha doğrusu “mitomani” olarak bilinen kendi yalanına inanma hastalığı. Batı ülkelerinde oluşan Erdoğan karşıtlığına rağmen, birçok Erdoğan yanlısı kurum da aynı hukuki koruma altında faaliyetlerini özgürce sürdürebilmekte.

Erdoğan Rejimi tarafından batının cemaati koruduğuna dair bir başka argüman ise batının, cemaati terör örgütü olarak kabul etmemesidir. 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili İngiltere, Almanya ve AB güvenlik birimlerince hazırlanan raporlarda Gülen yanlılarının darbe girişiminde rol aldıkları kabul edilse de bu olay nedeniyle Gülen cemaatinin, terör örgütü olarak kabul edilemeyeceği ifade ediliyor. Objektif bir gözle bakıldığında, 15 Temmuz darbe girişimine Gülen yanlılarının katıldığı, tartışmasız şekilde açıktır. Buna rağmen darbe girişimine Gülen yanlılarının yanında farklı dünya görüşlerine mensup, her türden askerin katıldığı da anlaşılmaktadır. Daha da önemlisi bu darbe girişiminin planlanlanması ve akamete uğratılarak fırsata dönüştürülmesi halen çok karanlık. Kanımca batı dünyası, planlanmasından bastırılmasına kadar, darbe girişiminin, tüm detayına vakıf. Türk kamuoyundan özenle saklanan bir çok gerçeği en ince ayrıntısına kadar biliyorlar. Bu nedenle de, Gülen cemaatini halen terör örgütü olarak görmüyorlar.

Ülkemizde, uzun yıllardır faaliyet gösteren ayrılıkçı Kürt hareketi ve bu hareketin silahlı kanadı PKK ve yine Türkiye’deki sosyalist cephe adına silahlı faaliyet yürüten DHKP/C, batılı ülkelerce terör örgütü olarak kabul ediliyor. Kaldı ki bu örgütlerin üst düzey bir çok yöneticisi yıllardır Avrupa’da yaşıyor. Batı kucak açıp desteklediği bu kişilerin yönettiği örgütleri dahi terör örgütü olarak ilan etmekten geri durmadı. Yani Gülen cemaati, batı normlarına göre terör örgütü olarak kabul edilme kriterlerine uygun olsaydı, batı dünyası bu kararı vermekten çekinmezdi. Tam tersine zaten terör nedeniyle zor günler geçiren bu batılı dünyası, ülkelerindeki Gülenist kurumların üzerine gider ve gerekli önlemleri alırdı.

Kaldı ki Gülen cemaati, terör örgütü olsa bile bu darbe girişimine katılan askerler yakalanmış ve yargılanıyor iken, darbeyle hiç bir ilgisi olmayan ev hanımından, öğretmene, öğrenciden, imamlara, akademisyenlere kadar çok geniş bir yelpazede yüzbinlerce insanın terör örgütü üyesi oldukları bahanesi ile soruşturulmaları ve bir çoğunun tutuklanması, dünyanın hiç bir yerinde kabul görmez, görmesi de beklenmemeli.

Kendi koydukları kuralları bile yer, durum, kişiye göre ihlal eden bir kuralsızlık düzeni içinde olan Erdoğan Rejimi, sözde askeri vesayetle hesaplaşma adına başlattıkları 28 Şubat ve 12 Eylül darbe yargılamalarında –üstelik başarılı olmuş darbeler- böyle kitlesel soruşturmalara neden başvurmadı. O darbeleri yapanların bir sosyal tabanı yok muydu? Onları destekleyen gazeteler, gazeteciler, siyasetçiler, iş adamları yok muydu? Daha dün diyebileceğimiz bir tarihte cereyan eden bu olayların destekçileri elbette ki vardı ama onların hiç biri yargılanmadı -ki zaten doğru olan da budur-. Ama her olayı kendi değişken normlarına uyduran Erdoğan Rejimi, gelişimi oldukça karanlık bir darbe girişiminden bir terör örgütü icat edip, buna herkesin inanmasını bekliyor, inanmayan batı ülkelerini de Gülen cemaatini korumakla itham ediyor.

Eğer batı dünyası, Gülen cemaatini koruyor olsaydı, işkenceler altında devam eden zulüm tiyatrolarına güçlü bir ses çıkarırdı. Ama cılız kınama sesleri dışında batılı ülkelerinin, bu konuda ciddi girişimleri olmadı. Aynı batı dünyasının; büyükelçileriyle, gözlemcileriyle ve medyasıyla, Can Dündar tutuklandığında hemen devreye girdiğini hatırlayalım. Hatta belki de tarihte benzeri görülmemiş şekilde, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Türkiye ziyaretinde, bu konuyla ilgili olarak Can Dündar’ın ailesi ile görüşmüştü. Bunu eleştirdiğim için değil bir kıyas olması için belirtiyorum. Oysa Gülen cemaati mensuplarının yargılamalarında bu batılı kişi ya da kurumların ilgisi hiç olmadı. Tam tersine, özellikle İngiltere başta olmak üzere, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili Gülen cemaatini sorumlu tutan beyanlarda bulundu.

Ekran Resmi 2017-08-11 00.19.54.png
Can Dündar ve Erdem Gül’ün 25 Mart 2016’daki duruşmasına; Almanya Büyükelçisi, İngiltere, Fransa, Hollanda, İsviçre, Kanada, İtalya ve Polonya Konsolosları ile bazı Avrupalı parlamenter katılmıştı

Batı dünyasının Gülen cemaatini koruduğu ve kullandığı iddiasının aksini ispat eden diğer bir örnek de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden geldi. Şimdilerde bir takım siyasi pazarlıklar neticesinde verildiği aşikar olan bir kararla, işkence altında yargılanan ve yokluğa mahkum edilen on binlerce kişinin başvurusu, Türkiye’de hukuk olduğu iddiasıyla reddedildi.

Daha da önemlisi, 15 Temmuz darbe girişiminden önce, batıda önemli bir “kredi” olan “Gülenist olmak” artık negatife evrilmiş durumda. Gülen cemaati mensupları, her ne kadar faaliyetlerini devam etseler de eski etkilerinin olmadığı tartışmasız. Batılı düşünce kuruluşları ve aydınlarından daha fazla şeffaf olunması önerileri yükseliyor. Bunu tek cümleyle ifade etmek gerekirse batıda Gülen cemaati için artık büyü bozuldu.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz; Gülen cemaati, 15 Temmuzdan sonra batıda bir imaj kaybına uğramış olsa terör örgütü ilan edilmenin çok uzağında. Gülen cemaatinin batıda varlığını sürdürmesinin nedeni, batının Gülen cemaatini kollaması değil batı ülkelerinde hukukun işliyor olması.

*****

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: