Sivil Toplum Kavramı, tarihsel olarak 12. Yüzyılda doğmuş (1. Dönem), 17. Yüzyılda gelişmiş (2. Dönem) ama unutulmuş olmasına rağmen, 1970’lerden sonra Doğu Bloku ve Latin Amerika’daki askeri diktatörlüklerle mücadele döneminde yeniden hatırlanmıştı (3. Dönem). 1900’lü yılların sonlarına doğru ise batıda, kamu kaynaklarının etkin kullanımı, kamu hizmetlerinin yeterliliği, toplumun sorunlarına çözüm üretimi gibi konularda, klasik kamu yönetimi ve denetimi uygulamalarının yetersiz kaldığı fikri, yaygın bir şekilde tartışılır oldu. Bu fikirden hareketle, bu konularda daha farklı bir mekanizmaya ihtiyaç olduğu bunun da -Türkçe’de kullanılan ifadesi ile- “Sivil Toplum Kuruluşları” eliyle yapılması yöntemi benimsendi. Batıdaki bu anlayış, Sivil Toplum Fikri’nin dördüncü dönemi anlamına geliyor. Bu fikir devamında, mevzuat alanına da yansıdı ve STK’ların denetim işlevini yapabilmesine imkan sağlayan yasal değişikliklere gidildi. Böylece siyaset ve bürokrasi alanının, siyaset ve bürokrasiden bağımsız olarak da denetlenmesi sağlandı.

Bu yöntemle birlikte yeni bir kavram daha ortaya çıktı: “Yönetişim”. “Yönetim (Government)” kavramı yerine kullanılmaya başlanan “Yönetişim (Governance)” kavramı, Türkçe derslerinde öğrendiğimiz tabirle, “işteş” bir eylem yani çok taraflı. Kamu hizmetini yerine getiren, kamu harcamalarını yapan siyasi veya bürokratik bir kadronun yanında bu eylemleri toplum adına denetleyen STK’lar, yönetişim eyleminin iki tarafını oluşturmakta. Bu haliyle demokratik ve katılımcı bir yönetim idealine ulaşmak daha mümkün olabilmekte. Demokratik konsolidasyon da denen bu süreçte, demokrasinin yerleştirilmesini ve topluma yayılması hedeflenmekteydi.

sivil-toplum-kuruluslari.jpgSivil toplum kuruluşlarının hedef edindiği denetim ödevi, lafzi bir anlamda anlaşılmamalı. Buradaki denetim, “inceleme – eleştirme – hatayı ifşa etme” kalıplarından daha farklı olarak “iş birliği” kavramını da içermekte. STK’lar toplumsal sorunların çözümü noktasında, kamu kurum ve otoritelerine çözüm önerileri de sunmak zorundadır.

Sivil Toplum Kuruluşu statüsü, Türkiye’de dar anlamda değerlendirilmekte sadece sendika, vakıf ve dernekleri içine almaktadır. Ancak kavramın ortaya çıktığı batıda, siyasi partiler de bir yönüyle STK kabul edilmektedir. Zaten kavramın İngilizce ifadesi “NonGovernmental Organizations – Hükümet Dışı Organizasyonlar” şeklindedir. Bu kavram, kamu kurumu haricindeki tüm organizasyonları kapsayacak şekilde geniştir. Bu nedenle NGO – STK kavramı içine siyasi partiler de girmektedir. Bu tartışma Türkiye’de 2001 yılında yaşanmıştı.  AKP’nin kurucuları arasında altı başörtülünün yer alması sonrasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesine başvurarak, bu kişilerin kurucu üye sıfatlarının düşürülmesini istemişti.

Bu talebinin gerekçesi ise, siyasi partilerin bir kamu kurumu olduğu, kamu hizmeti yerine getirdiği, laiklik ilkesi gereği kamu hizmeti veren kişilerin başörtüsü takamayacağı, oysa AKP’de başörtülü kurucuların olduğu, iddiası idi. Oldukça anlamsız bir varsayımdan hareketle siyasi parti üyeleri, idare hukuku anlamında “kamu ajanı” olarak kabul edilmekte idi.

Bu tartışmada, kanımca Ömer Çelik’in açıklaması doğru bir yaklaşımdır: “Siyasi partilerteknikanlamda kamu kurumu olarak nitelenemez. Siyasi partiler, esasta sivil toplum örgütü olarak ele alınmalıdır. Çünkü siyasi partiler, esas olarak toplumsal taleplerin siyasi temsile dönüşmesi konusundaaracıkurumlardır. Bu bakımdan sivil toplum örgütü niteliği, siyasi partileri tanımlamak için en uygun tanımlamadır. … Başsavcının iddiasının içerdiği mantık ise, siyasi partileri kamu kurumu niteliği olarak tanımlamayı esas kabul ediyor. Bu bakımdan ele alındığında siyaset kurumunun temelini teşkil eden siyasi partiler, “kamusalalanla bile sınırlı olmayan ve daha dar bir alana, saltkamu alanına ait gibi ele alınıyor. Eğer siyasi partiler sadece kamu kurumu olma işlevi ile sınırlı bir düzeyde tanımlanır ise, bu durumda, siyaset denilen varlık kategorisi tümüyle gereksiz bir hale gelir. Siyasi partilere de ihtiyaç olmaz. Hepsi birbirinin benzeri olan partilerkamu partisiolmanın ve devletin siyasi görüşlerini yansıtmanın ötesinde bir anlamı istihdam edemezler.”

Siyasi partilerin STK kabul edilmesi, STK’ların siyasetten ve bürokrasiden bağımsız olması fikri ile tezat gibi görünse de aslında değildir. Siyasi partiler, sorunlara çözüm bulma ve yönetim kademesi ile işbirliği yapma yönüyle STK alanına dahil olmakta, iktidara gelip karar alma mekanizmasına sahip olması halinde ise siyaset alanına dahil olmaktadır. Bu nedenle sui generistir.

STK’ların kamu yönetimini denetlemesinin temeldeki amaçlarından biri de yukarıda da değindiğimiz gibi toplumsal sorunlara çözüm sunmaktır. Türkiye’de, siyasi partilerin ya da derneklerin veya diğer benzer mahiyetteki kuruluşların, bu görevlerini tam olarak icra ettiklerini söyleyemeyiz. Basit bir örnekle –birkaç istisna hariç-, her dönem iktidar partileri ile uyum içinde çalışmış sendikalar, bir şekilde güç elde ettiler ve işçilerin sorunlarına çözüm bulmak yerine, iktidarın da desteği ile güçlerini maksimize etme yoluna gittiler. Her iktidarın maddi olarak desteklediği vakıf ve dernekler de benzer işlevi yerine getirdiler. Geriye çözüm sunma potansiyeli olan sadece siyasi partiler kalmakta. Siyasetin doğası gereği zaten “çözüm üretme vaadi – oy talep etme” denkleminde olması gereken siyasi partiler ise gündelik kısır tartışmalarda, üstünlük sağlama derdinde.

Peki özellikle 15 Temmuz sonrası yaşanan yığınla hukuksuzluğa rağmen muhalefetin güç elde edememesini nasıl izah edeceğiz?

Bu izahatı yaparken öncelikle Çelik’e yeniden atıf yapmak istiyorum. Aynı yazısında Çelik şunları da söylüyor: “Siyasetin bu işleve (kamu kurumu işlevine) büründüğü bir ortamda, toplum konusunda da birkararavarılmış olur kendiliğinden. Farklılıkları olmayan, sadece iyice daraltılmış bir özel alanda insanlarını kendi kanaatlerine göre davranabildikleri bir kısıtlılık içinde kurgulanan ve işletilen, tek tip olmanın en katı noktasında sabitlenen bir toplum modelidir bu. Bu toplum modeli ancak siyasi partilerinkamu kurumuolmanın ötesinde bir niteliğe sahip olmalarına ihtiyaç duymaz. Zaten böyle bir toplumda siyasi partilere ve siyasete gerek de yoktur. Çünkü, bütün siyasi partiler sadecedevletin görüşünüyansıtacaklardır. Dolayısıyla, siyasi partilere kamu kurumu işlevi biçmek, bütünüyle demokratik olmayan bir toplum modelini istihdam etmek demektir. … Giderek siyasi alan daralırken, siyaset sıfır noktasına inerken, Türkiye devlet cihazını modernleştirememenin tüm bagajlarını taşımak zorunda kalmaktadır. Eğer Türkiye gerçek bir gelecek perspektifine sahip olmak istiyorsa, öncelikle bunu aşmak zorundadır.”

Kendi partisini savunmak için bu derece özgürlükçü davranan bir siyasi kadronun, bugün siyaset alanını daraltmaktan başka bir siyaset üretmediği de ortada. Zaman zaman cılız şekilde AKP’yi eleştiren Kılıçdaroğlu bile tutuklanmakla tehdit ediliyor. CHP’nin içinde bulunduğu çıkmazda / sorunda temel sebep, korku ortamı.

Akp’nin kendisinden olmayan herkesi korkuttuğunu zaten defalarca dile getirdim. Bu yöntem sadece bize has veya AKP’nin icat ettiği bir yöntem de değil. Hukuku unutan veya unutmak zorunda olan her rejimin çıkış noktasıdır korku yaymak. Albert Camus, 1946’da yazdığı denemede şöyle der: “17. yüzyıl, matematiğin, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır. Şimdi bana yanıt olarak korkunun bir bilim olmadığı söylenecek. Ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var, çünkü bilimin son kuramsal ilerlemeleri, onu kendi kendisini yadsımaya sürükledi, uygulamada eriştiği yetkinlik düzeyleri ise bütün dünyayı yıkıma götürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı (2. Dünya Savaşı). … Yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, insanlarınçok büyük bölümünün bir geleceklerinin bulunmayışıdır. Oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. … İnsanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüz yüze yaşamaları elbet ilk kez olmuyor. Ama insanlar daha önce bu duvarları sözün ve çağrının yardımıyla aşarlardı. Umutlarını oluşturan başka değerlere atıfta bulunurlardı. Bugün ise artık kimse konuşmuyor, çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. Kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyi yıktı. Ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla, insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik güven duygusu. … İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin, insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır.”

AKP’den, hem sıradan vatandaş korkmakta hem de ona el uzatıp umut olması gereken, başta siyasi partiler olmak üzere tüm sivil toplum kuruluşlarını korkmakta. Ömer Çelik’in tabiriyle artık “kamu partisi” olan AKP’nin “diyalog yoluyla ikna edilmesi mümkün olmadığından korku uyandırması da son derece doğaldır.”

Korkunun temelinde ise AKP’ye atfedilen güç yatıyor. İktidar gücü, yargı gücü, sermaye gücü, medya gücü vs… Game of Thrones’da çok güzel bir replik vardı: Güç tuhaf bir şeydir. Güç insanların olduğuna inandığı yerdedir.” Muhalefetin ve mazlumların, öncelikle kendi korkusunu yenmesi ve asıl gücün kendilerinde olduğuna, korkmuş toplumu inandırması gerekiyor. Semih ve Nuriye’nin eyleminden dahi sarsılan ve tutuklamaktan başka çıkış bulamayan iktidarın, elinde olduğuna inandırdığı güç tamamen sanal. Bugün Akp’nin yanında duran sermayenin, medyanın ve yargının, 28 Şubat’ta veya 27 Nisan’da Akp’nin karşısında olduğunu unutmayalım. En ufak sendelemede Akp’ye ilk sırt çevirecek olanlar da onlar olacak.

Asıl güç, mağdurlarda ve korkuya karşı bireysel olarak mücadele edemeyenlerde. Sivil toplum kuruluşlarının fonksiyonu da burada önem kazanmıyor mu? Birey olarak mücadele edemeyenleri örgütleyip, diyaloga kapalı olan Akp’yi gerekirse meydanlarda, mitinglerle ve sivil itaatsizlik eylemleri ile yenmek…

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz, bu tweeti retweet edebilirsiniz.