Politik kurgu romanlarının üstatlarından Robert Ludlum hayatta olsa ya da Frederick Forsyth emekliliğini açıklamasa, bu olaylardan muhteşem bir roman çıkarırlardı. Şimdi bu mümkün görünmüyor ama –bence– yakın bir gelecekte iyi bir Hollywood filmine konu olacak olayları, tarihsel süreçle bir de ben anlatmaya çalışayım. Yazı uzun bir metin oluşturduğu için üç ayrı bölümde yayınlamayı uygun buldum.

  1. Bölüm: ABD – İran İlişkileri
  2. Bölüm: İran – Türkiye İlişkileri
  3. Bölüm: Türkiye – ABD İlişkileri

*****

BİRİNCİ BÖLÜM: ABD – İRAN İLİŞKİLERİ

Yıl 1953. ABD Başkanı Eisenhower, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı “Barış İçin Atom” başlıklı konuşmasından sonra, ABD’nin sivil nükleer çalışmalar yürüttüğü tüm dünyaya açıklanmıştı. Bu açıklamadan sonra ABD yönetimi, dost ve müttefik ülkelerle nükleer araştırma reaktörü kurulması konusunda işbirliği yapmak istediklerini de beyan etti. Bu amaçla Muhammed Reza Pehlevi’nin “Şah”ı olduğu dost ve müttefik İran’la, 1957 yılında “Barış İçin Atom Programı” çerçevesinde “Nükleer Enerjinin Sivil Amaçlı Kullanımına İlişkin İşbirliği Anlaşması” imzalandı ve 1959 yılında Tahran Nükleer Araştırma Merkezi kuruldu. Sonraki yıllarda işbirliği daha da genişlemiş, ABD tarafından 1967 yılında İran’da nükleer araştırma reaktörü kurulmuştur. Bu anlaşma çerçevesinde İran, 1968 yılında, “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması”nı imzaladı. Bu anlaşma İran’ı barışçıl amaçlarla kendi nükleer faaliyetlerini yürütme ve gerekli malzemeleri temin etme hakkına kavuşturdu. Ancak yine bu anlaşma ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetimini de kabul etmek zorunda kaldı.

Eisenhower, Soğuk Savaş’ta, Sovyetlerin komşu ülkesine nükleer tesisler kurarak, gözdağı vermeye başlamıştı. 1969 yılında başa geçen Başkan Nixon ise, Sovyet tehdidine karşı Şah Pehlevi’yi (dolayısıyla İran’ı) daha da güçlendirmek istiyordu. Bunun için zaten ciddi bir petrol geliri zenginliği bulunan İran’ın, nükleer programını büyütmesi için, İran’a daha fazla destek olmaya başladı. Bu çabalar boşa gitmedi; İran ve ABD arasında, toplam bedeli 15 Milyar USD olan 8 yeni reaktör kurulması için 1975 yılında anlaşma imzalandı. İran, 1976’da da toplam bedeli 11 Milyar USD olan 6 yeni reaktör kurulması için Almanya ile anlaşma imzaladı.

4F7CE8F9-D2E6-41F7-BDBB-EEB7F2F7BF2A_cx0_cy7_cw0_w1023_r1_s
İran Şahı Pehlevi ve ABD Başkanı Eisenhower (1954) Kaynak: www.rferl.org

Ama herşey 1979 İran Devrimi ile ters yüz oldu. Humeyni’nin başa gelmesi ve hemen akabinde patlak veren ve 8 sekiz yıl sürecek olan İran – Irak Savaşı nedeniyle, reaktörleri inşaa eden batılı firmalar ülkeden ayrıldığı gibi başta ABD olmak üzere batılı ülkeler, İran’a desteklerini çekmişlerdi. Batının korkusu, İran’ın her ne kadar nükleer silah üretme kapasitesi olmasa da nükleer araştırma çalışmalarının ileride bu amaca ulaşma ihtimalini barındırıyor olmasından kaynaklanıyordu. Bu arada Humeyni de “başka ülkelere bağımlı” olacakları gerekçesiyle nükleer programı durdurmuştu. Bu dönemde reaktörlerden birinin %90, diğerinin %50 oranında tamamlanmış olduğunu da belirtmek isterim. Diğer reaktörler ise inşaat sürecinin hemen başında idi.

1989’a gelindiğinde savaştan ağır bir ekonomik kayıpla çıkan İran, enerji ihtiyacının karşılanması ve ekonomik kalkınma / tasarruf gerekçeleriyle, nükleer programını yeniden başlatma kararı aldı. Bu amaçla İran, yarım kalan projeleri tamamlamaları için Almanya ve Fransa’ya teklifte bulundu ama ABD’nin baskısı nedeniyle bu çağrı karşılıksız kaldı. Arayış içinde olan İran, 1991’den sonra, zaman zaman ABD’nin Çin’e yaptığı baskılar nedeniyle ertelenmiş olsa da Çin’den gerekli desteği almaya başladı.

Buraya kadarki süreç, İran – ABD arasında düşük yoğunluklu bir gerilim olarak devam ederken işin rengi Rusya ile İran arasında 1995 yılında imzalanan anlaşma ile değişti. Bu anlaşmada, nükleer silahlanma için önemli bir aşama olan Uranyum Zenginleştirme Tesisi kurulmasının gündeme alınması da kararlaştırılmıştı. Eğer bu tesis kurulursa elde edilecek plütonyumun, nükleer silah yapımında kullanılması ve yine bu üretimde çalışacak personelin de nükleer silah üretimi know-how‘unu edinme ihtimali bulunmaktaydı.

2002 yılına gelindiğinde, İran Ulusal Direniş Konseyi isimli rejim muhalifi örgütün Washington’da yaptığı açıklama, ABD – İran gerilimini yeni bir boyuta taşıdı. Bu açıklamada, “İran’ın UAEA’dan sakladığı tesisler olduğu, bunlardan birinin Natanz’da bulunan uranyum zenginleştirme tesisi, diğerinin de Arak’ta bulunan ağır su reaktörü olduğu” iddia ediliyordu.

İran bu iddiayı kabul etti ancak “tesislerden birinin henüz fizibilite diğerinin de inşaat aşamasında olduğunu, tesislere nükleer materyal sokulmadığı için UAEA’na bildirim zorunluluğu olmadığını” savundu. İran ve Ortadoğu uzmanı Arzu Celalifer Ekinci‘ye göre İran, bu savunmasında haklı olsa da bu tesislerin UAEA’dan gizlenmesi, ABD baskısına rağmen İran’a destek veren Avrupa Birliği’nde dahi endişe oluşmasına neden oldu.

Bu yeni durum, İran’a yönelik baskının artırılması çabalarında ABD’nin elini güçlendirmişti. Ama buna rağmen İran Yönetimi, UAEA ile işbirliğine bağlı kaldı ve tesislerin incelenmesi, sorulan soruların cevaplanması, hazırlanan raporlardaki çekincelerin giderilmesi için UAEA ile uyum içinde çalışmaya devam etti. Ancak, Ağustos 2005’te başa geçen Ahmedinejad, Batılı ülkeler ve UAEA tarafından önerilen çözüm paketlerini reddederek, krizi yeni bir döneme evirdi. 10 Ağustos 2005’te, İran’dan yapılan açıklama ile “uranyum dönüştürme faaliyetlerine yeniden başlandığı” ilan edildi.

Sonraki aylarda ve yıllarda kriz büyüyerek devam etti. Nihayetinde UAEA 2006 yılında, İran’ı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) şikayet etti. BMGK‘da, 2006’dan sonra, İran’a yönelik ambargo ve yaptırımlar içeren bir dizi karar çıktı. 2006 – 2010 yılları arasında, krizin çözümü için aralarında Türkiye, Brezilya, Rusya ve Avrupa Birliği’nin de olduğu bir çok ülke ve kurum, ciddi çaba göstermesine rağmen taraflar arasında uzlaşma sağlanamadı.

Krizin yeni zirvesi ise BMGK‘nin 9 Haziran 2010’da aldığı 1929 sayılı yeni yaptırım kararı oldu. Kararın detayları şöyleydi: İran’ın nükleer ya da balistik programına katılan İran Atom Enerjisi Kurumu ile bağlantılı toplam 40 İranlı kişi ve kuruluşa, uluslararası alanda mal varlıklarının dondurulması ve seyahat yasağı getirilmesi öngörülüyordu. İran’ın uranyum zenginleştirme, yeniden işleme tabi tutma ve ağır su projelerini askıya almadığı kaydedilen kararda, İran’ın Konseyin bu konuda kendisine çağrıda bulunan 2006, 2007 ve 2008 yıllarındaki kararlarına uymadığı, UAEA ile işbirliği yapmadığı, İran’ın UAEA’na bildirmeden uranyumu yüzde 20 oranında zenginleştirdiği, bundan büyük endişe duyulduğu ve İran’ın nükleer programının dünyada nükleer silahların yaygınlaşması kapsamında risk oluşturduğu belirtiliyordu. Karara göre İran’a halihazırda uygulanan BM silah ambargosu oldukça genişletiliyor, İran’ın nükleer programıyla ilgili olan İran bankalarına yönelik sıkı denetim ve yaptırım getiriliyordu. Ayrıca kararda, uluslararası alanda tüm İran bankalarıyla olan alım satım işlemlerinin sıkı denetimi ve İran’a giden ve İran’dan gelen gemilerin yasaklanan kargo taşımaları yönüne ciddi şüphe duyulması durumunda açık sularda sıkı kontrolü de öngörülüyordu.

Ancak ABD, BM’nin bu kararı ile yetinmedi. BMGK kararından iki hafta sonra, İran’ın petrol ve doğalgaz satışında elde ettiği / edeceği gelirlerin de nükleer silahlanmada kullanılabileceği bu nedenle bu satışlardan kaynaklanan parasal transferlerin de yasadışı olduğunu ilan eden yaptırım kararını Senato’sundan geçirdi. Tek taraflı olarak yürürlüğe giren bu karara göre, İran petrol gelirleri artık kara para” statüsündeydi ve bu anlamda meydanae gelen her türlü finansal işlem kara para aklama” olarak tanımlanacaktı.

●○•○●

2. Bölüm: İran – Türkiye İlişkileri için tıklayınız

3. Bölüm: Türkiye – ABD İlişkileri için tıklayınız

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz, bu tweeti retweet edebilirsiniz