İKİNCİ BÖLÜM: İRAN – TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

ABD Hazine Bakanlığı yetkilileri, hem BMGK hem de Senato kararının ne anlama geldiğini ve yaptırım içeriklerini, İran’la ticaret yapan tüm önemli ülkelere giderek anlatmaya başladılar. Bu toplantılardan biri de Ağustos 2010’da, Türkiye Bankalar Birliği’nde yapıldı ve Türk bankalarının üst düzey temsilcileri, İran bankaları ile çalışmamaları konusunda uyarıldı. Finansal güvenlik stratejisti Selva Tor‘a göre, ABD Heyeti, bankacıları öylesine tehdit etmişti ki, bazı banka yöneticileri yurt dışına çıktıklarında tutuklanabileceklerini dahi düşünüyordu. ABD’nin uyarısı içeriği ve üslubu itibarı ile Türk bankalarını endişelendirmişti

Dönemin Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ise; “ABD’nin yayınladığı ambargo kararı var. Her türlü finansman hareketlerine yasak getiren bir düzenleme. Bizi sadece BM’nin kararı bağlar. ABD’ninki değil. … bankaların cesaretli olması lazım” tavsiyesinde bulundu. Bakan Çağlayan’ın cesaret tavsiyesine (!) Türk Bankacılık sektöründe sadece Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan olumlu yanıt verdi. Halkbank, diğer bankaların aksine, İran’la para transferlerine devam etme kararı aldı. Bu dönemde Avrupa Birliği de BMGK kararından ayrı bir yaptırım kararı aldı.

Aslında ortada, uluslararası hukuk bakımından karmaşık bir durum vardı. Şöyle ki;

  • BMGK‘nın 2006-2010 döneminde İran’a yönelik aldığı yaptırım kararları özetle, “hassas nükleer faaliyet” için kullanılabilecek her türlü askeri – sivil mal ve hizmetin ticaretini, bu ticaretten doğan para transferlerinin önlenmesini öngörüyordu. Bunun dışındaki her türlü ticaret serbestti.
  • ABD Senatosundan geçen yaptırım kararı ise; İran’ın petrol ve doğalgaz satışında elde ettiği / edeceği gelirlerin de nükleer silahlanmada kullanılabileceği iddiasıyla, bu satışlardan kaynaklanan parasal transferlerin de yasadışı olduğunu ilan ediyordu. İlaç, gıda ve tıbbî cihazlar bu yaptırımın istisnasını oluşturmaktaydı.
  • Avrupa Birliği’nin yaptırım kararı ise BMGK kararları ile ABD Senatosu kararı arasında bir sertlikte idi.

Türkiye bu süreçte görece haklı bir tutum takındı. ABD senatosunun ve Avrupa Birliği’nin yaptırım kararlarının, Türkiye için bağlayıcı olmadığını, bağlayıcı tek metnin BMGK‘nın yaptırım kararları olduğunu, bu kararların da sadece “hassas nükleer faaliyet” için kullanılabilecek her türlü askeri – sivil mal ve hizmetin ticaretini ve bu ticaretten doğan para transferlerini yasakladığını, BMGK‘nın 2006 – 2007 yıllarındaki yaptırım kararlarının insani ihtiyaçlar ile sivil amaçlı ticarete ve bundan kaynaklı parasal hareketlere izin verdiğini, bu nedenle Türkiye, BMGK kararları doğrultusunda, İran’la ticari ve parasal ilişkilere devam edilebileceğini değerlendirdi.

Bu tavırdan sonra kritik bir konu ortaya çıktı. İran’ın doğalgaz ve petrol satışındaki en büyük müşterisi olan Hindistan’ın, İran’a 5 Milyar USD ödeme yapması gerekiyordu. Bu ödeme yapılamadığı için de İran, Hindistan’a satışları durdurmuştu. Başta Hint bankaları olmak üzere hiçbir banka, ABD’nin yaptırım kararından dolayı bu ödemeye aracılık etmek istemedi. Ama Halkbank, Türkiye’nin yukarıdaki paragrafta izah ettiğimiz tutumundan hareketle, bu transfere aracılık etti.

ABD’nin bu konuda talep ve uyarıları devam etmesine rağmen Türkiye bunları dikkate almadı. İran’ın petrol ve doğal gaz satışından doğan alacaklarının, transferleri devam etti. İşin mali boyutunun yıllık en az 20 Milyar USD olduğu, 2010-2014 döneminde aracılık edilen rakamın 100 Milyar USD olduğu tahmin ediliyor. Yine Selva Tor‘a göre, Türkiye’nin İran’ın petrol ve doğal gaz alacaklarının tahsili için, ABD’nin parasal güç alanını by-pass ederek kurduğu sistem, ABD’nin ulusal çıkarları hilafına olduğu gibi doların hegemonyal gücünün dayandığı en önemli yapı olan, uluslararası ödemeler sisteminde, yaklaşık 100 milyar USD olduğu tahmin edilen bir gediğe neden olmuştu.

Peki sistem nasıl işliyordu:

İran’dan doğalgaz ve petrol alımı yapan ülke ve şirketler, ödemelerini Halkbank nezdindeki İran Devleti (veya devlet şirketleri) hesabına yatırıyordu. Bankacılık sistemi açısından, USD cinsinden para transferleri (swift), ABD üzerinden yapıldığı için, ABD’nin bu transferleri fiilen bloke etmesi mümkündü. Zaten ABD, 2012 yılında da İran’a swift işlemini resmen yasakladı. Bu ihtimali aşmak için de Halkbank’a yapılan ödemeler, genelde nakit veya altın şeklinde yapılmaktaydı. Nakit yapılan ödemeler de çoğu zaman altına çevriliyor, Halkbank’ta biriken altınlar da fiziken, doğrudan veya Dubai üzerinden İran’a aktarılıyordu. Bu işlemler de Babek Zencani ve Reza Zarrab tarafından yönetiliyordu. İran da bu altınları kendi ithalatı için kullanmaktaydı.

Altın üzerinden yapılan bu transferler, ekonomistlerin de hemen dikkatini çekmişti. Mahfi Eğilmez‘in yayınladığı verilere göre, 2010’da 16 ton altın üretimi, 65 ton altın ithalatı yapan Türkiye, sadece 31 ton ihracı yapmıştı. 2011’de 30 ton altın üretimi, 130 ton altın ithalatı yapan Türkiye, sadece 54 ton ihracı yapmıştı. Kaydî olarak 106 ton altın Türkiye’de kalmıştı. Ama 2012’nin ilk sekiz ayında 20 ton altın üretimi, 115 ton altın ithalatı yapan Türkiye 171 ton ihracat yaparak 36 tonluk fark yaratmıştı. Henüz 17 Aralık soruşturması patlamadığı için Mahfi Eğilmez bu konuda şunu soruyordu: “Talep nedeniyle külçe altın ithal eden bir ülke, niçin külçe altın ihraç eder?” Bu soru, o tarihlerdeki bilgiler dahilinde anlamlı bir soruydu. Ekonomist Uğur Gürses‘e göre ise ABD, tüm bu süreci bildiği için Türkiye’yi uyarmaya devam etti ama Türkiye uyarıları dikkate almayınca 2013 yılında İran’la altın ticaretini de yasaklayan yeni bir yaptırım kararı çıkardı.

Sistemin diğer bir versiyonu da İran’ın, ithalat karşılığı yapacağı ödemeleri, Halkbank’taki hesabı üzerinden yapmasıydı. Burada da iddialara göre usulsüzlük yapılmaktaydı. Görünürde yine Zarrab ve Zencani (ya da şirketleri) tarafından yürütülen operasyon şu şekilde idi: İran devleti, uluslararası ambargo nedeniyle resmi olarak yapamadığı ticaretini ve para transferlerini Zencani ve Zarrab üzerinden yürütüyordu. Kısaca Zencani operasyonun İran ayağını, Zarrab ise Türkiye ayağını oluşturuyordu. Zencani, İran petrolünün ve doğalgazının ihracatını, İran’ın ihtiyaç duyduğu ürünleri  ithalatını yapıyor, Zarrab da bu işlemler için gerekli tahsilat ve ödemeleri yönetiyordu.

Görünürde bu işlemleri yapanlar, İran devleti olmadığı için de ABD’nin yaptırım filtrelerine takılmıyorlardı. Bu işlemler için sahte ticaret belgeleri düzenlendiği iddia ediliyordu. Aslında İran’dan hiç ihraç edilmeyen ürünler ihraç edilmiş gibi gösterilerek veya ithal edilmeyen ürünler ithal edilmiş gibi gösterilerek swift işlemleri yapılmakta idi. Swift işlemleri de yukarıda da değindiğimiz gibi ABD üzerinden yapılmaktaydı. ABD Savcılığı tarafından düzenlenen iddianamelerde yer alan, banka yoluyla dolandırıcılık iddiasının temelini de Zencani ve Zarrab tarafından yürütülen bu sahte ticaret oluşturmakta idi. İddianamelere göre diğer bir usulsüzlük de ABD senatosu yaptırım kararının istisnası olan ilaç, gıda ve tıbbı cihazlar ile ticaret idi. İran, Zencani ve Zarrab, ilaç, gıda ve tıbbı cihaz ticareti gibi göstererek başka ürünlerin ticaretini yapmışlardı.

Bu sistem böyle devam ederken 17 Aralık 2013’te yeni bir kırılma yaşandı. Türkiye, dört bakan hakkındaki iddialar ile sarsılmıştı. Operasyonun Zarrab merkezli kısmında, üç bakanın ismi geçiyordu. Egemen Bağış ve Muammer Güler ile ilgili iddialar daha çok kişisel boyutlu idi ama Zafer Çağlayan ile ilgili iddialar ise İran merkezli idi. İddialara göre; İran’ın para ve altınlarına aracılık edilmesi ve İran’la usulsüz ticaret yapılması için Çağlayan’a ve Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’a milyonlarca USD rüşvet ödemesi yapılmıştı. ABD iddianamesine göre bu ödeme sadece Çağlayan ve Aslan ile sınırlı değildi. Bu kişilerle birlikte Halkbank’ta görevli başka bankacılar da bu çarkın içindeydi. Hatta Zarrab’tan ele geçirilen belgelerde rüşvet verilen kişiler tanımlanırken, Zarrab tarafından Çağlayan’dan sonra “cash to yukarı” olarak tanımlanan kişiye de ödemeler yapılmıştı.

Bu arada eş zamanlı başka bir gelişme daha yaşandı. Ahmedinejad’dan sonra Ağustos 2013’te İran Cumhurbaşkanı seçilen Hasan Ruhani, Ahmedinejad döneminde yürütülen gergin dış politikadan vazgeçip ılımlı bir dış siyaset izlemeye başladı. Özellikle UAEA ve ABD ile yaşanan krizin aşılması için çalışmalar yürüttü. Aynı zamanda, Ahmedinejad döneminde Zencani ve Zarrab üzerinden yürütülen operasyonların peşine düştü. Bu kapsamda Türkiye’deki operasyondan 13 gün sonra 30 Aralık 2013’te Babek Zencani, Tahran’da tutuklandı. Zencani, Ahmedinejad hükümeti döneminde İran petrolünü satıp, karşılığında aldığı paraları devlete geri vermemekle ve 2,8 Milyar USD yolsuzluk yapmakla suçlanıyordu. Bu iddialar nedeniyle, 3 Ekim 2015’te başlayan yargılama, 6 Mart 2016’da Zencani’ye idam cezası verilmesi ile sonuçlandı.

●○•○●

1. Bölüm: ABD – İran İlişkileri için tıklayınız

3. Bölüm: Türkiye – ABD İlişkileri için tıklayınız

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz, bu tweeti retweet edebilirsiniz.