ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TÜRKİYE – ABD İLİŞKİLERİ

Türkiye’deki yolsuzluk soruşturmasının akıbetinin ne olduğu malum. O konuyu atlayarak Zencani hakkında verilen idam kararından 13 gün sonrasına, 19 Mart 2016’ya geçelim. Ailesiyle Miami’ye giden Zarrab, havalimanında FBI tarafından gözaltına alındı ve 22 Martta tutuklandı.

Bir anda Türkiye’nin en bilinen kişilerinden olan New York Başsavcısı Preet Bharara, Adalet Bakan Yardımcısı John Carlin ve FBI Bölge Direktör Yardımcısı Diego Rodriguez tarafından yapılan açıklamada; Zarrab ile birlikte iki İran vatandaşı Kamelia Cemşidi ve Hüseyin Necafzade’nin İran hükümetinin yararına olacak biçimde sahtekârlık yaparak yüz milyonlarca dolarlık bankacılık işlemi yürüttükleri iddia edildi. Davada savcılık, her üç şüpheli için ABD’yi dolandırmaktan 5 yıl, İran’a yaptırımları ihlalden 20 yıl, bankacılık sahtekârlığından 30 yıl ve karapara aklamaktan 20 yıl olmak üzere toplam 75’er yıl hapis cezası istedi.

FBI Bölge Direktör Yardımcısı Rodriguez tutuklama duruşmasında “2010’dan 2015 yılına kadar yaklaşık beş yıl boyunca zanlılar İranlı kuruluşlar adına finansal faaliyetler yürüterek İran’a karşı ABD’nin ambargosunu ve uluslararası ekonomik yaptırımları ihlal ettiler. Bugün ilan edilen suçlamalar, bu kişilerin gerçek ortaklarını gizlemeye çalışanlara bir mesaj göndermeli” açıklamasında bulundu.

Türk kamuoyu ve siyaseti şok yaşamıştı. Erdoğan Zarrab’ın tutuklanması ile ilgili olarak yaptığı ilk açıklamada “ülkemizi ilgilendiren bir konu değil” dedi. Bazı gözlemciler, Ruhani’nin, nükleer krizin aşılması için yürüttüğü çalışmalar ve Zencani’ye verilen idam kararından sonra Zarrab’ın kendisini kurtarmak için ceza pazarlığı yapıp anlaşarak ABD’ye teslim olduğunu, Zarrab’ın pazarlık için anlatacaklarının Erdoğan için ciddi sorun olduğunu iddia ettiler. Yabancı basın da bu iddiayı ilk günden dile getirmeye başladı.

Bu iddiayı güçlendiren verilerden biri de İran’a yönelik ambargoların kaldırılmış olmasıydı. Ruhani’nin çabaları olumlu sonuç vermiş, İran ile P5+1 (ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya + Almanya) arasında Nisan 2015’te başlayan görüşmeler, 16 Ocak 2016’da UAEA’nın yaptığı açıklama ile sonuçlanmıştı. “İran Yönetimi’nin, P5+1 ülkeleriyle imzaladığı nükleer anlaşmadan doğan yükümlülüklerini yerine getirdiği”nin açıklanmasının ardından AB ve ABD, İran’a uyguladığı yaptırımları kaldırma kararı aldı. ABD’nin, İran yönelik 1979’dan beri uyguladığı, 2010 BMGK kararı ve ABD senatosu kararı ile tavan yapan ambargo, 16 Ocak 2016 günü resmen sona erdi.

Erdoğan, ilk başta her ne kadar “bizi ilgilendirmiyor” açıklamasında bulunmuş olsa da sadece altı ay sonra Zarrab hakkında, “Neticede bizim vatandaşımız olduğu için, hukukunu aramak zorundayız. Adalet gerek Ekonomi Bakanlığı’mızın yaptıkları çalışmalara göre, bu kişinin bir suçu da bulunmuyor” açıklamasında bulundu. Zarrab’ın tutuklanması, artık Türk – ABD ilişkilerinin en gerilimli konusuydu ve liderler arasındaki her görüşmede Zarrab, Türk tarafının ana gündem maddesiydi. Ama Obama yönetiminden sorunu çözümü noktasında hiçbir ışık gelmiyordu.

Bu arada Amerikan seçimleri yaklaşmıştı. Ağustos 2016’dan itibaren Erdoğan ve medyasında Obama’yı ve aday Hillary Clinton’u kötüleyen, Trump’ı öven haberler çıkmaya başladı. Efe Kerem Sözeri, bu olayı Gülen’in iadesi ve Kürtlere yönelik tavır ile ilgili olarak değerlendirse de bence Zarrab meselesi de en az diğer ikisi kadar önemli bir kriterdi. Erdoğan, Zarrab meselesini içeride nasıl çözdüyse ABD’de öyle çözeceğine inanıyordu.

Bu düşüncemi destekleyen bir gelişme de ABD’de yaşanmıştı. Seçimi kazanan Trump’ın göreve başlamasıyla beraber, Zarrab’ın avukat ekibine yeni isimler katıldı. Zarrab’ın, Trump’a yakınlığıyla bilinen eski New York Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ile eski ABD Adalet Bakanı Michael Mukasey’i avukat olarak savunma ekibine dahil ettiği, Giuliani’nin ve Mukasey’in Erdoğan’la görüşmek için Şubat 2017’de Türkiye’ye geldiği ortaya çıktı. Bu avukatların ödemelerinin, Türk hükümeti tarafından yapıldığı iddiası da ciddi şekilde gündeme geldi.

Erdoğan, Zarrab’ı kurtarmak isterken, 28 Mart 2017’de, yeni bir kriz daha yaşandı. Halkbank Genel Müdür Yardımcılarından Mehmet Hakan Atilla; Zarrab ve bazı diğer kişilerle birlikte “ABD finans kuruluşlarını kullanarak ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımları delme” suçlaması ile tutuklandı.

14 Nisan’da Zarrab’ın avukatlarından Giuliani tarafından verilen dilekçede, Zarrab’a verdikleri hukuk danışmanlığı hizmeti kapsamında üst düzey Türk ve Amerikalı yetkilerle görüşmeler yaptıklarını, amaçlarının da ABD’nin güvenlik çıkarları doğrultusunda, Ankara ile Washington arasında Zarrab lehine bir anlaşma sağlamak olduğunu açıkladı.  Giuliani, Zarrab’a yöneltilen suçlamaların niteliği her ne olursa olsun, hem Türkiye’nin önemli bir müttefik olarak görülmesi hem de ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları nedeniyle iki ülkenin de davanın diplomatik yollardan çözülmesine yakın durduklarını da savunuyordu. Giuliani ifadesinde, Erdoğan ile yapılan görüşmeyi de kabul ediyordu.

Nisan ayından bu yana Giuliani aracılığıyla çözülmeye çalışılan Zarrab ve Halkbank konusu geçen hafta gelen son haberle hiç de çözülecek gibi görünmüyor. Geçen hafta ABD Savcılığı Zarrab dosyasına ek iddianame sunarak, aralarında Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Levent Balkan’ın da olduğu 7 kişiye, “ambargoyu delmek için kurulan şebekenin elemanı oldukları, İran ambargosunu delmek için ABD yönetimi yetkililerine yalan söyleme, milyonlarca dolarlık yasadışı işlemlerle bağlantılı fonları aklama, bu işlemlerin asıl niteliğini gizleyerek çeşitli finansal kurumları aldatma” suçlamalarını yöneltti. Bu kişiler hakkında da 9 Eylül’de tutuklama kararı verildi.

 

Artık 9 sanığı olan Zarrab davasında, Çağlayan ve Aslan hakkındaki iddialar ise kısaca şöyle:

Zafer Çağlayan: Ekonomi bakanı iken İran Hükumetine hizmet sağlamak ve bu hizmetleri ABD yetkililerinden gizlemek için çarkın getirilerinden 10 milyonlarca dolar değerinde rüşveti para ve mücevher olarak aldı. Çağlayan, çarkın diğer üyelerini, bazı yollarla aldatıcı işlemler yapmak için yönlendirdi, çarkı işletmek için diğer üyelerin attığı adımları onayladı ve çarkı ticari rakiplerinden ve denetlenmekten korudu.

Süleyman Aslan: Halkbank Genel Müdürü olduğu süreçte, İran Hükumetine hizmet sağlayarak ve bu hizmetleri ABD yetkililerinden gizleyerek çarkın getirilerinden 10 milyonlarca dolar değerinde rüşveti para olarak aldı. ABD Hazine Bakanlığı görevlileri ile toplantılarda ve haberleşmelerde, bu işlemlerin gerçek amacını gizledi ve böylece ABD yaptırımlarına maruz kalmaksızın İran Hükümeti’ne milyarlarca dolar değerinde hizmet sağladı.

Ayrıca bu dokuz kişi; yaptırımları aşmak, yabancı bankaları ve ABD yetkililerini aldatmak amacıyla İran’ın Türkiye’ye petrol satışından elde ettiği gelire ulaşmasını sağlamak için Türkiye’den altın ihracı düzenbazlığını icat ettiler.

Bu son gelişme Erdoğan ve havuz medyası tarafından, Türkiye’ye karşı bir operasyon olarak tanımlandı. Hatta bu ihtimali, Erdoğan muhalifliği herkesçe bilinen Levent Gültekin gibi isimler dahi dile getirmeye başladı. Gültekin yazısında, yolsuzluk dosyalarının kapatılmasını eleştirdikten sonra endişelerini şöyle dile getiriyor: “… Orada yargılanan artık Zafer Çağlayan değil, Türkiye. Çünkü Türkiye’nin bir bakanının hakkında başka bir ülkede tutuklama kararı verilmesi demek Türkiye’nin bir hukuku yok demek, Türkiye devleti suç işliyor demek … İktidarın yanlışları yüzünden Türkiye dünyada yalnızlaştığında, dışlandığında, “haydut devlet” muamelesi gördüğünde bundan sadece iktidar, değil hepimiz zarar görürüz. … Amerika “ambargoyu deldin” diye Zafer Çağlayan ve Halkbank üzerinden Türkiye’yi suçluyor. Bu davada bir ceza çıkacaksa Zafer Çağlayan’a veyahut falan kişiye değil, Türkiye’ye çıkacak. Onların yaptığı yanlışın bedelini Türkiye olarak ödeyeceğiz.”

Ama bu dosyayı herkesten iyi bildiğini ve takip ettiğini düşündüğüm gazeteci İlhan Tanır bu görüşe karşı çıkıyor: “… İktidar, iktidarın eski bir mensubunu, Türkiye Devleti Cumhuriyeti olarak lanse ediyor. Ne ilgisi var. Birkaç düzine insan ‘bal tutup parmağını yalamış’ zamanında ve ama yalarken ABD’nin bankalarını dolandırmış, kara para aklamış (iddialar). Bir ‘çark’ oluşturmuşlar. Bundan Türk milleti ve hazine değil, birkaç düzine insan sülalesine yetecek kadar para kaldırmış. İddianamede bu insanların ismi var, yaptıkları var, suçlandıkları konular var. Çağlayan’a, Zarrab’a yapılan suçlamalar neden Türkiye’ye yapılsın? …  Bu arada Gültekin önce “Mesele artık Zafer Çağlayan ya da iktidar değil, mesele Türkiye.” diyor. Yazının sonunda ise “Çünkü Erdoğan ya da Zafer Çağlayan, Türkiye demek değil.” diyor. Bence önce söylediği değil, sonda söylediği doğru. Kişiler fanidir, adalet evrenseldir. Ceza yapan, karşılığını bulur, bulmalıdır. ABD, Türkiye’de olanlar için değil, kendi kurumlarına yapılmış ‘kelek’ in hesabına çekme iddiasındadır.”

Ben de Gültekin‘in endişesinin yersiz olduğunu, buradan çıkacak bir yaptırımın, Türkiye’yi değil suça bulaşanları etkileyeceğini düşünüyorum. ABD’nin, Türkiye’yi cezalandırma gibi bir niyeti olsaydı iddianamesine, Egemen Bağış ve Muammer Güler’i de ekleyebilirdi veya “cash yo yukarı” tanımlamasının içi doldurulurdu. Yine iddianamede “rüşvet” vurgusunun özellikle yapılması ve tekrar tekrar yinelenmesi, suça konu olayın, ABD Makamları tarafından, “bir devlet politikası değil yoldan çıkan bazı kişilerin, haksız kazanç elde etmek amacıyla, devlet kurumlarını kullanması” olarak tanımlanmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

****

Erdoğan hükümetinin, 2010 BMGK Yaptırım Kararından sonra siyaseten tartışılabilecek ama görece haklı bir pozisyon aldığı kanısındayım. Sonuçta Türkiye için bağlayıcı olan karar ABD Senatosu kararı değil BMGK kararıdır. Bu kararın sınırlarına uyarak İran’la ticaret yapılması ve İran’ın para transferlerine aracılık edilmesi salt suç olarak tanımlanmaz. Ama bu işlemlerde yer alan kişilerin, eninde sonunda ABD’nin müeyyidesine muhatap olmayacağını düşünmek veya böyle bir yumuşak karnınız varken ABD ile siyasi kavgaya girmek uzun vadeli siyasetin öngörülemediğinin de bir göstergesidir.

Buradaki kriter, uluslararası siyasi dengeler de dikkate alınarak, kısa vadede İran üzerinden elde edilecek maddi yarar ile uzun vadede ABD ile yaşanması muhtemel siyasi çatışmanın karşılaştırılması olmalıydı. Hele ki işin içine ABD Senatosu Yaptırım Kararını ve hatta BMGK Kararını dolanacak usulsüzlükler ve ciddi boyutta rüşvet çarkı girince, konu iyice içinden çıkılmaz bir hal almış oldu.

Gelinen noktada İran, ABD ile anlaştı, 37 yıllık mazisi olan ambargo kalktı, uluslararası denkleme dahil olmaya başladı ve bu işlerde kullandığı Zencani hakkında idam kararı verdi. Ama İran’ın nükleer çalışmalarından kaynaklanan krizde, menfaat elde etmeye çalışan birkaç uyanık bugün ABD tarafından hesaba çekilmekte ve ülke olarak ABD ile ciddi bir krizin içindeyiz.

1953’te ABD Başkanı Eisenhower’ın konuşması ile başlayan bir süreç 65 yıl sonra Türkiye – ABD ilişkilerinin tarihteki en gergin noktasına gelmesine neden oldu. Bakalım filmin sonu nasıl bitecek.

●○•○●

  1. Bölüm: ABD – İran İlişkileri için tıklayınız
  2. Bölüm: İran – Türkiye İlişkileri için tıklayınız

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz, bu tweeti retweet edebilirsiniz.