Daha önceki yazılarımda, İran’ın nükleer çalışmaları, Reza Zarrab ve Zafer Çağlayan soruşturmaları bağlamında, ABD – İran, İran – Türkiye, Türkiye – ABD, ilişkilerini üç bölüm halinde anlatmaya çalışmıştım. Çağlayan hakkındaki gelişmelerle, kamuoyunda ve basında uzun uzun, bu bakanların ve hatta R.T. Erdoğan’ın da ABD’de veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanacağı iddia edilmeye başlandı.

Peki bu iddialar ne kadar gerçekçi? Bu yazıda bu konuyu tartışacağım.

1. YOLSUZLUK SORUŞTURMALARI

Önce, geçmişte kalmış bazı konular ve açıklamalar için hafıza tazeleyelim:

17 Aralık 2013’te patlak veren rüşvet operasyonda dört Bakan ismi yer alıyordu. Bu bakanlarla ilgili iddialar şöyle tanımlanmıştı:

Egemen Bağış: (1) Reza Zarrab’ın otel kiralama girişimi ve yakınlarına vize alınması işleri için aracılık etmek, (2) Zarrab’la ilgili soruşturma olup olmadığı yönünde araştırma yapılmasını sağlamak, (3) Zarrab’ın usulsüzlükleri hakkında çıkacak haberlerin engellenmesi için girişimde bulunmak, (4) Bu işlemler karşılığında rüşvet almak.

Muammer Güler: (1) Zarrab’ın araçlarına trafikte imtiyaz vermek ve koruma polisi görevlendirmek, (2) Zarrab’la birlikte gözaltına alınan bazı şüphelilerin ve yakınlarının yasaya aykırı olarak Türk vatandaşlığına geçirilmesini sağlamak, (3) Zarrab’la ilgili adli ve istihbari çalışma yapılıp yapılmadığının araştırılması için talimat vermek, (4) Zarrab’ın usulsüzlükleri hakkında çıkacak haberlerin engellenmesi için girişimde bulunmak, (5) Bu işlemler karşılığında rüşvet almak.

Zafer Çağlayan: (1) Zarrab’ın İran’a altın ihracatı yapması işlerinde imtiyaz sağlamak, (2) Gana’dan kaçak yollarla yurda sokulan 1.5 ton altınla ilgili soruşturmaları engelleyerek altının Dubai’ye çıkarılmasını sağlamak, (3) Bu işlemler karşılığında rüşvet almak.

Erdoğan Bayraktar: (1) Bir suç örgütünün yönetici ve üyelerinin; kişiye özel imtiyazlı imar planlarını onaylatmaları, imar planlarına aykırı bazı projelerin usulsüzlüklerine göz yumulması ve denetimlerden sorunsuzca geçmelerini sağlamaları ve bu eylemlerin bir kısmını da Erdoğan Bayraktar’ın görevde olduğu sırada ve onun bilgisi doğrultusunda gerçekleştirmeleri, (2) Bakanlıktan iş alan şirketlerin yemek işlerinin yakınlarının ortağı olduğu şirketlere verilmesi için aracılık etmesi. Bayraktar’ı diğer üç Bakandan ayıran konu, hakkında herhangi bir rüşvet iddiasının olmaması idi.

0001

R.T. Erdoğan, bu bakanlardan Bağış’ı ayrı tutarak, 25 Aralık günü, Güler, Çağlayan ve Bayraktar’ın istifasını istedi. Sonradan istifa mektuplarının, dönemin Başbakanlık müsteşarı Efkan Ala tarafından yazılıp sarı zarfla ilgili bakanlara gönderildiği de ortaya çıktı. Zaten Çağlayan ve Güler’in istifa metinleri aynıydı ve şu şekilde idi: 17 Aralık tarihi itibariyle gerçekleştirilen operasyonun, hükümetimize, partimize ve ülkemize karşı kirli bir tezgah olduğu çok açık bir şekilde ortadadır. Yakın çalışma arkadaşlarımın ve evladımın da dahil edildiği bu çirkin oyunu bozmak ve gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlamak içingörevimden ayrılmış bulunmaktayım.”

Ama Bayraktar, aynı gün saat 13.08’de, NTV canlı yayınına çıkarak, bu istifa baskısını ve adının istifası istenen ve rüşvet iddiasına muhatap diğer iki bakanla birlikte anılmasını kabul etmediğini şöyle ifade etmişti: ”17 Aralık tarihinde yapılan operasyon dosyasında şahsımı rencide edecek veya izah edemeyeceğim hiçbir husus yok. … rüşvet ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu bir operasyon sebebiyle istifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyonu yayınlayınız, şeklinde tarafıma baskı yapılmasını kabul etmiyorum. Etmiyorum çünkü, soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakanın onayıyla yapıldı. Bu minval üzere bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için Sayın Başbakanın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum.”

Yine aynı gün, R.T. Erdoğan, saat: 14.14’te Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, AK Parti yolsuzluklara göz yummaz, müsamaha göstermez. Zira bunu yaparsa var oluş zeminini ortadan kaldırmış olur. … Sicilimizin temiz kalması adına kötüleri aramızdan ayıkladık demişti. R.T. Erdoğan’ın kötüleri aramızdan ayıkladık sözü üzerine, Bayraktar istifa dilekçesini imzalamaktan vazgeçti ve bu nedenle de adı, devlet kayıtlarına istifa eden değil görevden alınan bakan olarak geçti.

Bağış’ın durumu ise daha garipti. R.T. Erdoğan, Bağış’ın istifasına gerek görmemiş, 25 Aralık’ta kurulan yeni kabinede de Bakan olarak devam etmesini istemişti. Ancak Abdullah Gül’ün itirazı üzerine Bağış, kabine dışında kaldı. (Bağış ile ilginçlikler sonraki dönemlerde de devam etti: Bağış, Erdoğan’ın bu dört bakandan yanında tuttuğu tek kişi olmasına rağmen, Ocak 2015’te yapılan Yüce Divan oylamalarında en az destek bulan bakan olmuştu. Halen de Cumhurbaşkanı başdanışmanı olarak görev yapıyor).

25 Aralık 2013’te yapılmak istenen operasyon ise Bilal Erdoğan’ın da aralarında olduğu 41’i iş adamı 96 kişiye yönelik bir soruşturma ile ilgili idi. İddia ise suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet şeklinde ifade edilmişti. Bu dosyada, Reza Zarrab ile bağlantılı bir iddia olduğu yönünde bir bilgi, hiçbir zaman gündeme gelmedi.

Sonrasındaki süreç malum: Bu dosyalar, AKP’nin başarılı (!) çalışmaları ile en son Ocak – 2015’te kapatıldı.

2. DİPLOMATİK DOKUNULMAZLIK

Diplomatik dokunulmazlık (Diplomatic Immunity), ülkesi adına temsil yetkisini kullanan ve görevini ifa eden görevlilerin, serbestçe seyahatini ve görevli olduğu ülkenin yasalarına göre dava edilmemesini ve yargılanmamasını teminat altına alan bir kavramdır. Buradaki yargılanmama kavramı sadece ceza davasını değil, hukuk davalarını da kapsamaktadır. Bu bağlamda örneğin bir büyükelçiye, icra takibi yapılması veya alacak davası açılması dahi mümkün değildir.

Bu uygulamanın temel dayanağı, devletler arasındaki ilişkilerin savaş zamanında bile sürdürülebilmesinin önemidir. Bu görüşün yaygınlaşması 17. yüzyıla kadar gitse de uluslararası bir kural olarak kayıt altına alınması 1961’de Viyana’da yapılan Birleşmiş Milletler Diplomatik İlişkiler ve Dokunulmazlıklar konferansında alınan kararlarla çerçevesi belirlenmiştir. Konferansta alınan kararlar 1961 Diplomatik ilişkiler Hakkındaki Viyana Sözleşmesi (Vienna Convention on Diplomatic Relations of 1961) ile kural halline getirilmiştir.

Bu sözleşmenin 31. maddesinde; diplomatik ajanın, kabul eden devletin cezai, medeni ve idari yargısından bağışık olduğu hüküm altına alınmıştır. Buradaki “ajan” kelimesinin, “casusluk” faaliyetinde bulunan kişi olarak algılanmaması gerekir. Gerek idare hukuku gerek uluslararası hukuk bakımından “ajan” kelimesi “görevli, memur” anlamına gelmektedir. Bu anlamda, bir büyükelçilikte çalışan tüm kişiler -istisnalar hariç- diplomatik ajandır ve dokunulmazlık kapsamındadır.

Diplomatik dokunulmazlık, yukarıda yer verdiğimiz 1961 tarihli sözleşme ve daha sonra imzalanan 1963 Viyana Konsolosluk İlişkileri Sözleşmesi (Vienna Convention on Consular Relations of 1963) ile “kural olarak” sadece misyon (büyükelçilik, konsolosluk, temsilcilik vb) çalışanlarına tanınan bir ayrıcalıktı.

Bununla birlikte devlet başkanları ve hükümet üyelerinin de defacto dokunulmazlığı bulunmaktaydı. Ancak 1973 Birleşmiş Milletler Diplomasi Personeli Dahil, Uluslararası Koruma Altındaki Kişilere Karşı Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme (Convention on the Prevention and Punishment of Crimes against Internationally Protected Persons, including Diplomatic Agents of 1973) ile Devlet ve/veya hükümet başkanları, dış işleri bakanları ve yanlarındaki aile bireyleri, Uluslararası korunmaya sahip kişi olarak tanımlanmış ve diplomatik dokunulmazlık kapsamına alınmışlardır.

Peki bu anlaşmalar ile sağlanan diplomatik dokunulmazlık mutlak mıdır? Bu konuyu Uluslararası Ceza Mahkemesi ve ABD uygulamaları bakımından inceleyelim.

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Uygulaması

15 Haziran – 17 Temmuz 1998 tarihleri arasında 160 devletin katılımıyla toplanan Birleşmiş Milletler Konferansı sonucunda imzaya açılan Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü (Rome Statute of the International Criminal Court), uygulamada kısaca Roma Statüsü olarak adlandırılmaktadır. Bu anlaşma ile kurulan UCM’nin kuruluş amacını, İnsan Hakları Gündemi Derneği‘nin şu an cezaevinde olan başkanı Günal Kurşun şu şekilde izah ediyor:

“Her ne kadar uluslararası toplum yarım yüzyılı aşkın bir süredir insan haklarını koruyucu uluslararası ve bölgesel sistemler oluşturduysa da milyonlarca insan soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarının kurbanları olmayı sürdürdü. Ne yazık ki bu suçların sorumlularının sadece bir kısmı tespit edilebildi, tespit edilenlerin çoğu da ulusal mahkemelerde yargı önüne çıkarılmadı. Bir biçimde yargı önüne çıkarılanlara da ya beraat ettiler ya da göstermelik birtakım cezalarla karşılaştılar. Faillerin çoğu bu suçları, fiillerinden dolayı mahkeme önüne getirilmeyeceklerinin kesinlikle olanaksız olduğu bilinciyle işlediler. Onların algısına göre, mahkemeler küçük suçları takip edebilirdi ama örneğin soykırım gibi büyük bir suçu yargılayabilecek bir makam yoktu. Nasılsa böyle suçlar hep cezasız kalırdı. İşte bu durumun tersine çevrilebilmesi için, kalıcı ve sürekli görev yapacak bir Uluslararası Ceza Mahkemesine ihtiyaç duyuldu.

UCM aşağıdaki amaçlara hizmet edecektir: (1) Uluslararası hukukta tanımlanmış ağır suçlar işlemeyi planlayan kişilere karşı engelleyici, caydırıcı bir rol oynayacaktır; (2) Bu suçların sorumlularını mahkeme önüne getirmek için hukuken birinci derecede sorumlu durumunda olan ulusal savcıları harekete geçirecektir; (3) Böylece Mağdurlar ve aileleri, adalet ile gerçeğe ulaşma ve uzlaşma sürecine başlama şansına sahip olacaklardır; (4) Bu durum, söz konusu suçlarda cezasızlığın sona erdirilmesine doğru büyük bir adım olacaktır.”

Roma Statüsü’nün ve bununla kurulan UCM’nin yargılama yetkisinin temelinde Evrensel Yetki (Universal Jurisdiction) kavramı yatmaktadır. Evrensel Yetki; Uluslararası Ceza Hukuku’nun en tartışmalı­ ko­­­­­nularından biridir. Henry Kissinger bu kavram için, “En son bağbozumu bir kavram … 1990 basım tarihli Blacks Hukuk Sözlüğünde bile bu terim için herhangi bir kayıt veya açıklama yok” diyerek, bu kavramın literatürdeki tazeliğini ortaya koymuştur.

Ceza yargılaması yapma yetkisi ile ilgili olarak kategorik beş prensip vardır. Bunlardan ilk dördü şu şekildedir: (1) Mülkilik İlkesi: Her devletin kendisinin hakimiyet alanı içerisinde meydana gelmiş olan bir suçu yargılama yetkisi vardır. (2) Etken Kişilik İlkesi: Failin milliyetinin önemli olduğu bu ilke, devletlerin kendi sınırları dışında suç işleyen vatandaşlarını yargılama yetkisini ifade eder. (3) Koruma İlkesi: Eğer bir ülkenin güvenliği, milli birlik sembolleri, ekonomik menfaatleri veya kurumları işlenen suç tarafından tehlikeye atılmaktaysa, failin özelliğinden bağımsız olarak, o devlet yargılama yetkisine sahiptir. (4) Edilgen Kişilik İlkesi: Mağduru, kendi vatandaşı olan her devlet yargılama yetkisine sahiptir.

Beşinci prensip ise Evrensel Yetki olarak tanımlanmaktadır. Bazı suçlar o kadar kötü ve ağırdırlar ki bütün insanlık, bu suçların faillerini adaletin önüne behemehal getirebilmelidir. Evrensel Yetki, devletlerin sadece ve sadece suçun doğasına dayanarak ceza yargılaması yapabilme yetki ve sorumluluğudur. Suç mahalli, failin milliyeti, mağdurun milliyeti veya yargılama yetkisini kullanan devlet ile herhangi bir bağ, evrensel yetki uygulaması için gerekli değildir. Evrensel Yetki tarafından kapsanan suçlar, insanlığa karşı ve insanlığın düşmanları tarafından işlenen suçlar olarak kabul edilmekte ve her devletin bu caniler üzerinde evrensel yetki vasıtasıyla yargılama yapabilme hakkı kabul edilerek, bunların cezasız kalmaları önlenmek istenmektedir.

İşte bu noktadan hareketle, aşağıdaki şartların varlığı halinde, UCM’de bir yargılama yapılması mümkündür:

(1) İddia edilen suç; soykırım suçu ve/veya insanlığa karşı suç ve/veya savaş suçu ve/veya saldırı suçu olacak.

(2) Bu suçlardan birisi ve birkaçı söz konusu ise öncelikle ilgili devletin yargılama yetkisini kullanması beklenecek. İlgili ülke yargılamadan kaçınırsa tamamlayıcılık ilkesi gereğince UCM’nin devreye girmesi mümkün olacak.

(3) İddia edilen suç; Roma Statüsü’ne taraf bir devletin sınırları içinde işlenmişse veya Roma Statüsü’ne taraf bir devletin vatandaşı tarafından işlenmişse veya Roma Statüsü’ne taraf olmasa bile ilgili devlet, iddia edilen suçla ilgili UCM’nin yargı yetkisini kabul ettiğine dair bir bildirimde bulunmuşsa veya uluslararası barış ve güvenliğin tehdit ya da ihlal edildiği durum varsa ve BM Güvenlik Konseyi tarafından BM Şartı Bölüm 7 hükmü gereğince UCM’yi yetkilendirmişse, UCM’nin devreye girmesi mümkün olacak.

Türkiye, ABD (önce imzaladı sonra imzasını çekti), Rusya, Çin, İsrail, Suriye gibi ülkelerin Roma Statüsü’nü imzalamadıklarını da belirtmekte fayda görüyorum.

Roma Statüsü‘nün yürürlüğe girmesi ile yeni bir tartışma başlamıştır. Viyana Sözleşmeleri (1961 ve 1963) ve 1973 Birleşmiş Milletler Uluslararası Koruma Altındaki Kişilere Karşı Suçların … Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme ile sağlanan diplomatik dokunulmazlık ile Roma Statüsü hükümleri arasında çatışma oluşmaktadır. Örneğin 1973 sözleşmesi ile dokunulmazlığa sahip olan bir devlet başkanı soykırım suçu işlerse, -UCM’nin yetkisine ilişkin şekli şartlar da mevcut olsa- Roma Statüsü’ne göre yargılanabilir mi?

Bu tartışmanın çözüm noktası ise jus cogens ilkesinde yatmaktadır. Jus cogens”; uluslararası hukukun emredici kuralları anlamına gelmektedir. İnsan hak ve özgürlüklerine ilişkin uluslararası hukuk normları, jus cogens norm statüsüne sahiptir. 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (Vienna Convention on the Law of Treaties) m. 53 ve 64’e göre, somut bir olayda, jus cogens normlarla çatışma halinde olan uluslararası bir sözleşme veya sözleşme maddesi kendiliğinden geçersiz kabul edilir.

Bu nedenle Roma Statüsü‘nde tanımlanan fiillerle suçlanan bir kişi, diplomatik dokunulmazlığa sahip olsa bile, yukarıda saydığımız şartların da varlığı halinde UCM tarafından yargılanabilecektir. Bugüne kadar UCM’de toplam 9 soruşturma – dava açıldı. Bunlardan sadece biri görevdeki bir devlet başkanı (Ömer el-Beşir, Sudan) hakkında idi. Bir de devrildikten sonra Kaddafi hakkında da bir soruşturma açıldı ama ölümü ile dosya kapandı.

ABD Uygulaması

Bilindiği üzere, Panama devlet başkanı olan Manuel Noriega, ABD tarafından yargılanmış ve cezalandırılmıştı. Hakkındaki suçlamalar; uyuşturucu kaçakçılığı, haraç toplama ve kara para aklama şeklinde sıralanmıştı. Noriega yargılama sürecinde, kendisinin devlet başkanı olduğunu ve diplomatik dokunulmazlığı olduğunu ayrıca iddia edilen eylemler yönünden ABD’nin kendisini yargılama yetkisinin olmadığını ileri sürdü. Ama ABD Mahkemesi, yetki itirazını şu gerekçelerle reddetti:

1) Noriega’nın işlediği suçların bazıları ABD topraklarında işlendi. Bu nedenle Mülkilik İlkesi nedeniyle ABD’nin yargılama yetkisi vardır. Diğer suçlar da ABD’de işlenen suçların öncülü veya devamı olduğu için bir bütün halinde yargılama yetkisi vardır.

2) İşlediği suçların mağduru ABD vatandaşları ve ABD kurumlarıdır. Bu nedenle Edilgen Kişilik İlkesi nedeniyle ABD’nin yargılama yetkisi vardır.

3) İşlediği suçlar nedeniyle, ABD kurumları ve menfaatleri tehlikeye atılmıştır. Bu nedenle Koruma İlkesi nedeniyle ABD’nin yargılama yetkisi vardır.

Noriega’nın Diplomatik dokunulmazlık itirazı da şu gerekçelerle reddedildi.

1) Noriega; seçimle gelmiş bir devlet başkanı olmayıp asla Panama’nın meşru siyasi lideri olmamıştır. Kaldı ki ABD de Noriega’yı, hiçbir zaman devlet başkanı olarak tanımamıştır. Salt gücü elinde bulunduran kişiye dokunulmazlık vermek, gayrimeşru diktatörlere güç sağlanması anlamına gelir.

2) Panama devleti, yargılama boyunca, Noriega’nın devlet başkanları olduğunu ve dokunulmazlığı olduğunu iddia etmemiştir.

3) Bir an için devlet başkanı olduğu kabul edilse dahi diplomatik dokunulmazlık mutlak değildir. ABD yasalarına göre “Kısıtlı dokunulmazlık teorisi” geçerlidir.

Kısıtlı Dokunulmazlık Nedir?

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, Viyana Sözleşmeleri (1961 ve 1963) ve 1973 Birleşmiş Milletler Uluslararası Koruma Altındaki Kişilere Karşı Suçların … Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme ile devlet başkanlarının, diplomatik dokunulmazlık sahibi olduğu kuralı uluslararası bir kural haline geldi.

Bu bağlamda, geleneksel uluslararası hukuk, uzun süredir bir devlet başkanının yabancı mahkemelerin yargı yetkisine tabi olmadığını kabul etmekteydi. Ama zaman içinde bu kuralın mutlak olmadığı, devlet başkanlarının (veya diplomatik dokunulmazlık sahibi kişilerin) yargılamaya konu olabilecek eyleminin niteliğinin sorgulanması gerektiği görüşü yaygınlaşmaya başladı. Bu görüşe göre, suç olarak tanımlanan eylem, eylemi yapan devlet başkanının (veya diplomatik dokunulmazlık sahibi kişinin) şahsi menfaatini (rüşvet, para aklama vs) ilgilendiriyorsa, bu eylem nedeniyle diplomatik dokunulmazlıktan söz edilemez. Suç konusu fiil bir devletin politika üretme hakkının gereği olarak uygulanmışsa (devlet doktrini) ve eylem sebebiyle devlet başkanı veya diğer ilgililer şahsi menfaat elde etmemişse bu eylem diplomatik dokunulmazlık kapsamındadır. 

Bu görüş ABD tarafından 1976’da kabul edilen Yabancı Devlet Başkanlarına Dokunulmazlık Yasası (Foreign Sovereign Immunities Act of 1976) ile de kural haline getirildi. Bu kanuna göre soruşturulan eylemle hem devlet hem de dokunulmazlık iddiasında kişi menfaat sağlamışsa, menfaatin ağırlığına göre diplomatik dokunulmazlık durumu yine söz konusu olamayabiliyordu. 

ABD Mahkemesi, Noriega’nın suça konu eylemlerinin devlet doktrini değil, kişisel menfaat ve zenginleşme eylemleri olduğuna karar vererek, diplomatik dokunulmazlık itirazını reddetti. 

Benzer kriter Şili’nin devrik lideri Pinochet‘nin yargılanma sürecini de başlatmıştı. İspanyol Yargısı tarafından hakkında tutuklama kararı verilen ve o dönem Londra’da bulunan Pinochet tutuklanırken diplomatik dokunulmazlık itirazın bulundu. Bu itiraz nihayetinde Lordlar Kamarası’nın önüne geldi. Lordlar Kamarası, “Resmi Eylem – Kişisel Eylem” kıstası ile yaptığı değerlendirmede, Pinochet’nin diplomatik dokunulmazlık ayrıcalığına sahip olmadığına karar vermişti.

(Noriega ve Pinochet’nin yargılama süreci Adam Isaac Hasson’ın, Boston College International and Comparative Law Review’de, 2002’de yayınlanan Extraterritorial Jurisdiction and Sovereign Immunity on Trial: Noriega, Pinochet, and Milosevic – Trends in Political Accountability and Transnational Criminal Law başlıklı makalesinde detaylı şekilde izah edilmiştir. Ben de yazımda bu makaleden bazı alıntılar yaptım.)

3. SONUÇ

Tüm bu veriler ışığında şu sonuçlara varmaktayım:

1) Basına yansıyan detaylarına göre, 25 Aralık 2013’te gündeme düşen soruşturmanın, gerek Roma Statüsü gerek BM Güvenlik Konseyi kararları bakımından, uluslararası bir niteliği olmadığı için bu soruşturma nedeniyle herhangi bir Türk siyasetçinin UCM’de veya ABD’de yargılanma ihtimali yoktur.

2) 17 Aralık 2013 tarihli soruşturmadaki iddialar bakımından; (1) Söz konusu eylemler Roma Statüsü’nde sayılan suçlar kapsamında olmadığından, (2) Türkiye ve iddia edilen eylemlerin diğer tarafı olan İran Roma Statüsü’ne taraf olmadığından, (3) Bu iddialar nedeniyle gerek Türkiye gerek İran kendi yargısal faaliyetlerini bir şekilde yürütmüş olduğundan, bu dosya nedeniyle UCM’de bir yargılama yapılamaz.

3) 17 Aralık 2013 tarihli soruşturmadaki iddialar bakımından;

(I) Egemen Bağış, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar ile ilgili iddiaların, ABD’nin İran’a ilişkin yaptırımları öngören kanun ile bir ilgisi olmadığından, ABD Mahkemelerinde yargılanması hukuken mümkün değildir.

(II) Basına yansıyan bilgilere göre Zafer Çağlayan ile Reza Zarrab arasındaki rüşvet ilişkisinin R.T. Erdoğan’a kadar uzadığı yönünde ortada net bir veri olmadığına göre, ABD Mahkemeleri’nin R.T. Erdoğan’ın yargılamaya kalkmak gibi bir niyet içine gireceğine de ihtimal vermiyorum. Kaldı ki NATO’nun, ABD’den sonraki ikinci büyük ülkesinin Cumhurbaşkanı’nı, böyle bir yargı sürecinin içine almak, uluslar arası dengeler ve reel-politik bakımından da anlamlı değildir.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz, bu tweeti retweet edebilirsiniz.