“… Türkiye’de hukukçular kendilerini önce devletin adamı sonra hukukun adamı olarak görüyor. Tüm refleksleri adalet sağlamak için değil rejimi korumak için harekete geçiyor. Cumhuriyet tarihinde yaşanan her türlü hak ihlali bu cüppeli hukukçuların gözleri önünde oldu. Tüm askeri darbelere davet en önce onlardan geldi. Ne Dersim’in hesabını sordular ne de faili meçhullerin. Ne başörtülü olmayı makbul gördüler ne de komünist. Kalemlerini hep mazlumların aleyhine kırdılar. Yüzlerini hep statükodan yana çevirdiler…”

Yukarıdaki satırlar, bir ferdi olmaktan hep gurur duyduğum Genç Siviller’in “Darbeci Baro, Taksime Hoşgeldin” bildirisinde yer alıyordu. İstanbul Barosu bu bildiriye ve aynı isimli pankarta tepki göstermişti. Ama tarihi biraz deştiğimizde, “Darbeci Baro” nitelemesini doğrulayan birçok çarpıcı örnek bulunmakta.

***

27 Mayıs 1960. Milli Birlik Komitesi adı altında Türk Silahlı Kuvvetleri başarılı bir darbe ile seçilmiş hükümeti al aşağı eder. Hükümet üyeleri ve diğer siyasetçiler hakkında soruşturma başlatılır. Ertesi gün Menderes ve birçok siyasetçi vatana ihanetten tutuklanır.

31 Mayıs 1960. İstanbul Barosu Yönetim Kurulu toplanıp şu kararı alır: “Sabık iktidarın zaman-ı idaresinde hukuka aykırı fiil ve hareketleri ika veya bunlara iştirak sebebiyle haklarında açılacak davalarda maznun ve davalıların müdafiliğinin İstanbul Barosu’na mensup avukatlar tarafından deruhte edilmemesine ve keyfiyetin Türkiye Baroları’na temenni suretiyle teklifine, ittifakla.”

Yani diyor ki İstanbul Barosu; “Devrilen iktidarın yönetimi zamanından hukuka aykırı fiil ve eylemleri veya bunlara iştirakleri sebebiyle açılacak davalardan şikayetçi ve sanıkların avukatlığının, İstanbul Barosu’na mensup avukatlar tarafından yapılmamasına ve aynı kararı almaları için Türkiye Baroları’na teklifine, oybirliği ile.”

Avukatlık mesleğinin en önemli kuralı; şikayetçi, davacı, sanık, davalı vs sıfatı ne olursa olsun, taraf olduğu bir yargılamada, adil şekilde yargılanmasının sağlanması iken, İstanbul Barosu kendi üyelerinin, darbe sonrası açılacak davalarda avukatlık yapmasını yasaklayarak, meslek kanunun ihlal ettiği gibi Menderes ve arkadaşlarını da peşinen suçlu ilan etmekten geri kalmamıştır.

1980 Darbesinden sonra tüm yöneticileri gözaltına alınan, tüm evrakına el konulan ve kapatılan İstanbul Barosu, darbecilere “darbeci” demeyi bile akıl edememiş (!) “12 Eylül Yönetimi” tanımlaması ile darbeyi meşrulaştırmaktan geri kalmamıştır.

İstanbul Barosu’nun yukarıdaki kurumsal tavrı, birçok hak ihlalinde de gücün – devletin yanında durmak şeklinde kendini göstermiş ve Genç Siviller’in tespitlerini doğruluğunu ispatlamıştır. Bu sadece İstanbul Barosu’nun değil birçok baronun ve Barolar Birliği’nin de ortak karakteridir.

***

15 Temmuz sonrası ise tablo daha da acı. Darbe girişiminden hemen sonra Ankara Emniyet’ini ziyaret eden Ankara Barosu Başkanı Hakan Canduran, sanıkların sorgusunda gereken her türlü kolaylığı sağlayacaklarını ifade etmiştir. Şahsi avukatı olan sanıkların, kendi avukatları ile savunma yapma istekleri illegal şekilde engellenmesine, Barolar ses çıkarmamış ve emniyetten her istenildiğinde CMK görevlendirmesini yapmışlardır.

Oysa İstanbul Barosu, Ergenekon ve Balyoz yargılamalarında, şahsi avukatları bulunan sanıklara CMK’dan avukat atanması yönündeki Mahkeme kararına –doğru bir tavırla- direnmiş, bu nedenle yargılanmayı da göze almış ve görevlendirme yapmamıştı. İstanbul Barosu’nun bu direnişi diğer Barolar ve Barolar Birliği tarafından da desteklenmişti. Ama 15 Temmuz sonrası Barolar, Erdoğan rejiminin dümen suyuna uymaya pek hevesli oldular. Kaldı ki Barolar, 15 Temmuz sonrası yaptıkları CMK görevlendirmelerinde, emniyetin hazırladığı, hiçbir hukuki dayanağı olmayan “yasaklı avukatlar listesi”ne uygun hareket ettiler. (Erdoğan Rejimi ile kurulan bu ortaklık sadece Ankara Barosu’na has değil. Her il barosunun tavrı aşağı yukarı aynı. Yazı uzamaması için örnek verme gereği duymadım.)

Barolar Birliği Başkanı da yanına aldığı altmıştan fazla baro başkanı ile saraya gidip topuk selamı verdiği gibi “Türkiye’de işkence ve kötü muamele yoktur” diyerek yalan söyleme kapasitesinin derinliğini tüm dünyaya göstermiştir.

Darbe girişimi sonrası genel manzaraya bakılırsa 1500’e yakın avukat hakkında gözaltı işlemi yapılmış, yaklaşık 500 avukat tutuklanmış ve halen de 200’den fazla avukat hakkında tutuklamaya yönelik yakalama kararı var. Avukatlara yönelik ciddi işkence iddiaları var.

lawyer

Temel görevlerinden biri mesleği ve meslektaşlarını korumak olan Barolar Birliği ve il baroları, kafalarını kuma gömmüş, mesleğe ve meslektaşlarına yapılan saldırıya karşı çıkmak yerine fındık üreticisinin sorunları, alzheimer hastalığı ile ilgilenmekteler.

Daha önce Selçuk Kozağaçlı için, bugün -sadece- Semih ve Nuriye’nin avukatları için mücadele veren Barolar, yüzlerce tutuklu avukat için bir rapor yazmayı, haklarında açılan davalar için gözlemci göndermeyi bile çok görmekte. Kendi siyasi görüşlerine yakın meslektaşları için ses çıkaran baroların, diğer meslektaşlarını görmezden gelmesi iki yüzlülük değil tam bir ahlaksızlık örneğidir.

Görünen o ki; Gülen cemaati ile ilgili davalarda avukatlık yaptığı için soruşturulan ve tutuklanan avukatlar için gösterilen sessizlik, aslında “oh olsun” diyemediklerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Medeni Kanun’un kabulünün 91. yıl dönümü etkinliği için Hollanda’ya kadar giden Metin Feyzioğlu’nun, tutuklu tek bir avukat için açıklama yapmaması, başka şekilde izah edilemez.

Barolar Birliği ve Türkiye Baroları, bu tavırlarından zerre utanç duymazken, Avrupa Baroları (Avrupa Barolar Birliği, İngiltere, İrlanda, İskoçya, Galler, Almanya, İtalya, Belçika, Fransa Baroları) tutuklu avukatlar ve mesleğe yapılan saldırı için defalarca açıklama yapmış, avukatların serbest bırakılması için Erdoğan’a ve Adalet Bakanlığı’na defalarca mektup yazmışlardır. En azından, bunun utancı Feyzioğlu ve diğer baro başkanlarına fazlasıyla yeter.

İstanbul Barosu Başkanı’nın “Ege-Marmara Baro Başkanları Bursa’da toplandı: Hukuk Tarihini Avukatlar Yazar” şeklinde tweet atarak paylaştığı, Marmara – Ege Bölge Baro Başkanları Toplantısı Sonuç Bildirgesi’nde şu tespitlere yer verilmiş.

  • Kuzey Irak’ta yapılan referandumun uluslararası hukuk açısından bir dayanağının bulunmadığı konusunda mutabıktırlar. Söz konusu referandum sadece Irak’ı değil bölgeyi de kaosa sürükleyecektir: Yani Irak’ın toprak bütünlüğü Baroların en önemli gündem maddesi olmuş.
  • KHK’lar eliyle geliştirilen yeni sürecin giderek FETÖ ile ilgisi bulunmayan muhalefetin sindirilmesi operasyonuna dönüşmesine ilişkin ciddi kaygı beslemektedirler: Yani Gülen cemaati ile bir şekilde teması olmuş herkesin sindirilmesi mübahtır.
  • Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerine yapılan operasyonlar ülkemizde ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına yol açan çok ciddi sonuçlar doğurmuştur: Cumhuriyet ve Sözcü haricindeki medyaya veya kişilere yapılan operasyonların ifade özgürlüğünün kısıtlanması ile bir ilgisi yok.
  • Baro Başkanları, bu süreçte savunma hakkının ciddi biçimde ihlal edildiği ve gelinen süreçte hukuk devletinden giderek uzaklaşılmakta olduğunu tespit etmişlerdir: Hala hukuk devletinden uzaklaşmaktaymışız. Çok uzaklaşmadıysak geri dönelim o zaman. Ne dersiniz?
  • Son günlerde, avukatlara yönelik fiili saldırılar ve meslektaşlarımızın savunma hakkını engelleyecek mahiyette uygulamalar artmıştır. Görevi başında öldürülen, şiddete maruz bırakılan, tehditle yıldırılmaya çalışan meslektaşlarımızın haberleri her gün gazetelerde yer almaktadır: Peki her gün tutuklanan avukatlar? Gazetelerden onları okumuyor musunuz Ey Efendiler?

21 Baronun katıldığı ve üye sayıları itibariyle de Türkiye’deki tüm avukatların % 60’ından fazlasının şeklen temsil edildiği (!) toplantının, 656 kelimelik Sonuç Bildirgesi’nde, tek bir kez bile “tutuklu avukatlar” kelimelerine yer vermeyen meslek yöneticilerinin, mesleğe ve meslektaşlarına karşı zerre saygılarının olmadığı bir kez daha ispatlanmış oluyor.

Efendiler,

Bu blogda daha önce yayınlanmış bir yazıda, hakkında dava açılan bir meslektaşım, şunu diyordu: “Devlet beni, sanıkların hakkını da savun diye okutmadı mı? Bunun için avukatlık ruhsatı vermedi mi? Ayrıca bu kişinin avukatlığını, darbeye kadar bir buçuk yıl yapmışım. Adamın dosyasının duruşmalarına, darbeden önce defalarca girmişim. Madem bu suçtu darbeye kadar devlet bana niye müsaade etti? Bunun suç olduğunu darbe girişiminden sonra mı anladılar?”

Aynı konuyu İstanbul Barosu eski Başkanlarından Yücel Sayman da –Abdullah Öcalan’ın yargılanma sürecinde- şöyle ifade etmişti: “Deniyor ki, avukatlar neyi savunacak? Avukat bir yargıda sadece müvekkilim suçludur ya da suçsuzdur, demez. Yargılama faaliyeti sürecindeki aykırılıkları, adil yargılamaya ters düşen uygulamalara avukat müdahale edecektir. Ve bu hepimizi ilgilendiren bir konudur. O davanın yargılama sürecinde alınacak her türlü karar emsal karar olacaktır. Yarın siz, ben yargılanırken onlar emsal karar olarak uygulanacaktır. Avukat o süreçte usul açısından yanlış uygulamaların, başka davalarda emsal olabilecek yanlış uygulamaların önünü kesmekle yükümlüdür … Avukatın müvekkili ile, sanıkla özdeşleştirilmemesi (gerekir). Bu yargının temel kurallarından biri. Siyasi iktidar, mahkeme, basın, halk hatta avukatın kendisi avukatı müvekkil ile özdeşleştiremez. Bunun anlamı şu. Avukat sanığın görüşlerini savunuyormuş gibi ele alınamaz. Avukat sanığın suçlandığı suçu savunuyormuş gibi ele alınamaz. Avukat, örgütlü bir suçsa sanığın örgütünü savunuyormuş gibi ele alınamaz.”

İki yılda bir Baro Genel Kurulu toplantılarında bu tarz konuşmalar yapmayı pek seven Baro Başkanları, bugün üç maymun oynamakta pek mahirler.

Efendiler,

Saraya gidip verdiğiniz topuk selamı sizi kurtarmayacak. Abdullah Gül’ünü, Efkan Ala’sını, Kadir Topbaş’ını harcamış Erdoğan Rejimi, sizi harcamayacak mı zannediyorsunuz? Bir KHK’lık saltanatınız var. O KHK’nın çıkması da yakındır, benden söylemesi. Şunu da unutmayın. İstanbul Barosu Başkanı’nın bildirgeden alıntıladığı gibi tarihi avukatlar mı yazacak bilemem ama tarihi yazanlar sizi “Erdoğan Rejiminin İşbirlikçisi” diye yazacak. Bunu biliyorum.

●○•○●

Bu yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: