4 Haziran 1989. Yatılı olarak okuduğum İmam Hatip’in* yemekhanesinde toplanmış o gün oynanacak Beşiktaş – Galatasaray maçını seyretme hayalleri kuruyorduk. Maç başlamak üzereydi ya da yeni başlamıştı. Nöbetçi öğretmen yemekhaneye geldi ve elindeki gazeteyi (muhtemelen Milli Gazete idi) göstererek, “Ayetullah Humeyni’nin hastaneye kaldırıldığını, durumunun ciddi olduğunu, maçtan sonra O’nun için Kuran-ı Kerim okumaya söz vermemiz halinde maçı izleyebileceğimizi” söyledi.

O an orada bulunan öğrencilerden –ben dahil- büyük kısmı, Humeyni ismini belki de ilk kez duyuyordu. Kim olduğunu bile tam olarak bilmediğimiz birisi için söz verdik ve maçı izlemeye başladık. İlk yarının ortalarına doğru Tanju gol atmış ve oradaki nadir Galatasaraylılardan biri olarak keyiflenmiştim ki, üzerinden çok geçmedi. Nöbetçi öğretmen yeniden geldi ve Humeyni’nin öldüğünü söyledi. Arkasından Yasin okumamız için televizyonu kapattı.

Bundan birkaç yıl sonra evimizin, küçük bahçesinde futbol oynarken, top bir şekilde, ancak bir insan sığacak kadar büyük olan bir delikten geçerek, evimizin çatı boşluğuna kaçmıştı. Topu almak için evin önündeki erik ağacının dallarına tırmanıp çatı ile ev arasındaki o küçük boşluktan çatının içine girdiğimde, üzerinde toz tabakasının bulunduğu, 3-4 parça, paketlenmiş halde yığınlar görmüştüm. İlk başta çimento torbası olduğunu zannettiğim yığınları, kardeşimden el feneri alıp kurcaladığımda, o paketlerin birbirine bağlanmış yüzlerce gazete, dergi, kitap olduğunu anladım.

Okumaya her zaman meraklı olmuş birisi olarak topu orada unutmuş, paketlerin hepsini aşağı indirmiştim. Artık çürüme noktasına gelmiş ipler kolayca koptuğunda bahçeye, Yeni Devir gazeteleri, Necip Fazıl, İsmet Özel vb. yazarların kitapları, Büyük Doğu, Mavera, Diriliş gibi dergiler saçılmıştı.

O paketlerin hikayesini sonradan annemden dinlemiştim. 80 darbesinin üzerinden 1-2 yıl geçmesine rağmen halen evlerde arama yapılıyor olmasından korkan annem ve babam, evde olası bir aramada, sorun olması muhtemel yayınların çoğunu yakmışlar ama yakmaya kıyamadıklarını da paketleyip çatıya saklamışlar. Üzerinden 10 yıldan fazla zaman geçmiş ama bizimkiler de o paketleri orada unutmuşlar.

O gazete, dergi ve kitapların hemen hemen hepsini okumuştum. Şimdi düşündüğümde Rasim Özdenören, İsmet Özel, Fehmi Koru, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Atasoy Müftüoğlu gibi birçok İslamcı kalemin isimlerini, ilk kez o okumalarım zamanında öğrendiğimi hatırlıyorum.

Benim Cengiz Çandar hikayem de o gün başlamıştı. Arka planında “ölünce Yasin okuduğum bu Humeyni de kimmiş” sorusuna olan ilgim nedeniyle ilk okuduğum kitap, Çandar‘ın “Dünden Yarına İran (1981)” kitabı olmuştu. Çandar‘ın devrimci geçmişi dikkate alındığında asla bizim evde olması mümkün olmayan o kitap, İslamcıların İran Devrimi’ne merakları ve Humeyni’ye duydukları saygı sebebiyle bizim eve de girebilmişti.

Sonraki yıllarda Çandar ile ilgili bir hikayem yok. Sadece Özal’ın danışmanlığını yaptığını biliyordum. Özal’ı seven bir genç olarak, “Özal kendine danışman yaptıysa Çandar iyi birisidir” görüşüm vardı sadece.

Sonra üniversite yılları. İmam Hatip mezunuydum ama aslında hayatın ve siyasetin bize dikte edildiği gibi olmadığını; solcuların, Alevilerin, ateistlerin, Kürtlerin veya gayri müslimlerin kısaca “Müslüman – Sünni – Türk – Dindar” kalıbına uymayanların da iyi insanlar olabileceğini öğrenmeye başlamıştım. Sadece Necip Fazıl okumanın, kişiliğime katkısı olduğu kadar zararının da olduğunu, Nazım Hikmet’in de okunması gerektiğini yeni yeni fark ediyordum. Bu nedenle de iki gazeteyi birlikte okuyordum: O zaman entelektüel bir yayın organı olan Yeni Şafak ve Radikal veya Yeni Yüzyıl (sonrasında Yeni Binyıl).

Derken, Andıç kumpası ile gazetesinden ayrılmak zorunda kalan Çandar, Yeni Şafak’ta yazmaya başlamıştı. Böylece yollarımız –onun yazacak yer bulamadığı zamanlar hariç– bir daha ayrılmamak üzere yeniden kesişti. Bunun şöyle güzel bir tarafı da olmuştu: Çandar sayesinde okunması gereken yazarlar listeme; Hasan Cemal, Hasan Bülent Kahraman, Gülay Göktürk, Ali Bayramoğlu, Hrant Dink, Etyen Mahçupyan, Şahin Alpay gibi isimler de dahil olmuştu. Sonraki yıllarda bu listeye, Hrant kitabıyla sevgili eşi Tûba Çandar da eklendi. Bugün yarım yamalak bir Türkiye ve dünya tasavvurum varsa üç beş kelime de yazı yazabiliyorsam ve en önemlisi “Müslüman – Sünni – Türk – Dindar” olmayan birçok dostum varsa başta Çandar olmak üzere bu kişiler sayesindedir.

Bu arada benim kendi bakımdan açığımı kapatmam gerekiyordu. Bu nedenle Çandar’ın diğer kitaplarını Direnen Filistin (1976), Ortadoğu Çıkmazı (1983), Tarihle Randevu (1983), Güneşin Yedi Rengi (1987)- edinmek için kitapçıları, sahafları dolaşmaya başladım. İlk bulduğum; Güneşin Yedi Rengi oldu. Heyecanla bir günde bitirdiğim bu kitapla ilgili söylenecek en yalın tarifi, yıllar sonra başka bir konu için araştırma yaptığım Cumhuriyet Gazetesi’nin arşivinde tesadüfen bulmuştum. “Cengiz Çandar, son kitabı “Güneşin Yedi Rengi”nde kendi deyişiyle “gazete sütunlarında kaybolmalarına kıyamadığı” bir bölümü gazetemizde yayımlanmış, bir bölümü ise yayımlanmamış yazılarına yer verdi. 15 ayrı başlık altında topladığı yazıları okurken Çandar’la birlikte Madrid’de Los Canasleros’da flamenko izliyoruz. “Egenin Karşı Kıyısı”na yaptığımız yolculuk Atina’da başlayıp Selanik’te sona eriyor. Girne ve Rum kesimi, Kıbrıs’ın durakları arasında. Gezimiz Kazablanka ve Paris’le sürüyor. “Beyrut’a Merhaba” diyoruz. Lut gölünde ve Ölü Deniz’de yaptığımız bir günlük gezi ve daha fazlası…” (15 Ağustos 1987, Cumhuriyet).

Cengiz Çandar
Ortadoğu’yu sadece yazan değil aynı zamanda yaşayan gazeteci

Gerçekten de öyleydi. Okuduğunuz her bölümden sonra gözleriniz kapatıp Çandar‘ın anlattığı yerleri hayal ederdiniz. Zaten Çandar‘ın tüm kitaplarından sonra benzer duyguları yaşarsınız. Ortadoğu konulu kitaplarını okurken, kendinizi bir uluslararası siyaset kitabında değil de bir Amin Maalouf romanında bulursunuz. Ya da Mezopotamya Ekspresi‘nde İsrail askerlerine karşı ilk siperde yattıkları an hissettiklerini anlattığı satırları okurken, bir Spielberg savaş filmindeki çatışmanın ortasında kalmışsınız duygusunu, iliklerinizde yaşarsınız. Benim Şehirlerim‘i okurken yapmak istediğiniz ilk şey –varsa imkanınız- bir uçak bileti alıp o şehirleri gezmek olur ama hangisinden başlayacağınıza karar veremezsiniz. Mostar’a –ya da ata toprağı Balkan coğrafyasına- duyduğu aşkın en az Beyrut’a duyduğu aşk kadar olduğunu görürsünüz.

Beyrut demişken. Bir kalem ustası İlhan Selçuk’un “hayatımda ilk kez bir yazıyı kıskandım” dediği “Beyrut Bir Aşktır”ı okurken, o terk edilmiş, kapana kıstırılmış, çöp kokularının sardığı Beyrut’taki o küçük odada olmayı istersiniz. Ortadoğu’yu Çandar kadar iyi bildiğini düşündüğüm Mete Çubukçu’nun tabiriyle, aslında bir “Beyrut Kasidesi” olan yazı bir gazete makalesinden çok daha fazlasıdır. Kelimelerin dans ettiği, mesleki bir pik noktasıdır. Yazının arka planını ve Çandar‘ın neredeyse saplantı derecesindeki Beyrut tutkusunu bilenler için bu sözcükler, ayrı bir anlam kazanır:

“O yaz da böyle çok sıcak, böyle rutubetliydi. İnsanın gömleği vücuduna yapışırdı. Alnı, kulak dipleri yapışkan bir ıslaklıktan kurtulamazdı. Gün ve gece, yine gerilim doluydu. O 1982 yazında Beyrut kapılarında bekleyen İsrail ölüm makinasının kimi ne zaman yutacağını bilememenin ama o makinanın aralıksız çalıştığının gerilimini duyardık. Sokaklar geceleri yine ıssız, çöpler yine böylesine yığılı durur, şehir ekşi ekşi kokardı. Gecelerin sessizliğini topçu ve uçak bombardımanının yarattığı deprem bozardı.

Bir kocaman aileydik o zaman Beyrut’ta. Ortak kaderin ördüğü akrabalıkla. Hepimizi bu ayakta tutardı.

O 1983 Sonbaharı öylesine ve böylesine rutubetli değildi ama gerilimliydi. FKÖ gitmişti. İsrail kapıda, Amerikan deniz piyadeleri içerideydi. Sokaklar 1982 Yazı’ndan da ıssız, geceler bombardımanların yarattığı ortak duyarlılığı aratacak kadar soğuk ve sevimsiz bir sessizlikteydi. Dönem, muhbirlerin, şarlatanların dönemiydi. İnsan ilişkileri zehirlenmişti. 1982’nin o kocaman ailesi çözülmüştü. Dostluklar küçülmüştü. İktidarda gerilim hüküm sürüyordu.

O 1984 Yaz sonu da böylesine rutubetli, yapış yapış mıydı? Hatırlamıyorum. Hatırladığım, İsrail şehrin kapılarından uzaklaşmış, Amerikalılar gitmiş, Lübnanlılar da gerilimle baş başa kalmışlardı. Dostluklar daha da küçülmüştü.

Bu 1985 Yaz sonundaki rutubet, o 1982 Yazı’ndaki kadar yaman. Dostluklar, birkaç kişinin kırk yılda bir birbirlerini görüp, konuşmaktan kaçınır, yorgun, usanmış söyleşilerine indirgenmiş.

Gerilim daim. Ve zirvede. Lübnanlılar ve Filistinliler, 1900’lerin ortalarında ya da son çeyreğinde doğanlar, tarihin kendilerine danışmadan, daha önceleri başkaları için çizeceği kader çizgisinin kahırlı yollarında yürüyorlar. Bundan kaçış yok.

Peki, ben neden buradayım? Neden yıllardır burayla, insan ruhunu boğazlayan o tanımı imkansız gerilimle randevuluyum?

Belki de çok kişinin bilmedikleri, hissetmedikleri, belki de hissedemeyecekleri burada öğrenildiği için. Burada yaşam ve ölüm parantezi öyle dardır ki, sırtın birine yaslanırken, diğeri ayakucundadır. Her an.

Ve o zaman, insanları birbirlerine kemirten o günlük hayhuyun kişilik mücadeleleri, böğre yenen dirsekler, kişinin içindeki o ince tele vurulan fiskeler bile bağışlanır.

Beyrut’ta sıkılan her acımasız kurşun, pervasız her top mermisi, kişi, arkasına dönüp baktığında, hayatına ve hayatına girenlere bağışlayıcı bir hoşgörü salvosu gibidir.

Ölüm öylesine sevecen bir çekicilikle her lahza herkesin öyle yanı başındadır ki, sık sık hayata dönüp bakmak ve ‘Ey insanlar, her şeye rağmen, her şeye rağmen sizi sevdim ve seviyorum,’ dememek mümkün değildir. Çünkü insanlar hayattır.

Tarihte böyle bir şehir oldu mu, bilmem. Bu şehir çağdaş bir Masada. Masada buradan daha kolaydı herhalde. Ne de olsa toplu intihar iradesini gösterdi. Beyrut intihar ederken yaşıyor, yaşarken intihar ediyor. Yavaş yavaş toplu intihar hiç görülmüş şey mi?

Bu şehir dünyanın en yalnız şehri. Yapayalnız. Yapayalnız. Dünyanın bütün şehirleri ona mahallenin delisine bakar gibi, yarı alay, yan tiksintiyle bakıyor. Mahallenin kötülüklerini, şeytanını taşıyarak, geri kalanlara esenliği, sağlığı bırakanı, geri kalanların kendilerini tatlı tatlı aldatmalarının çileli kahramanlığını üstlenen mahallenin delisi gibi Beyrut da yeryüzünün tüm belalarına, lanetine bağrını açmış, geri kalanlara günlük olağan yaşamın doğallığını, rahatını sunmuştur.

Dünya burayı gözden çıkarmış, Beyrut adındaki haydut şehir terk edilmiştir. Yapayalnız bırakılmıştır. Buradaki insanlar bir aradayken bile yapayalnızdırlar. Şehir yalnız, insanlar yalnız, iç içedirler.

Dünyanın başka hiçbir şehrinde insanlar ve şehir bu kadar yoğun beraberliği yaşamaz. Hiçbir yere benzemediği için bu şehir dünyadan kopmuş gibi. Yalnızlık daha derin hiçbir yerde duyulamaz.

Bu şehir dünyada yaprak kımıldasa etkilenecek kadar duyarlı. Burada bulunmak, yeryüzünde olan biten her şeyi geniş bir ekrandan seyretmek lüksüne sahip olmak.

Bu şehirde yaşamak azap. Ve bu şehirden kopmak, boşluğa düşmek.

Beyrut bir aşktır.”

Çandar ile ilgili söylenecek daha çok şey var ama sayfalar yetmeyecek. Devrimciliğini, tek kurşun atamadan bitmiş gerillalığını, iç hesaplaşmalarını, fikirsel dönüşümünü, Filistin’e, Beyrut’a, Kürtlere duyduğu bağlılığını, Özal’ın Kürt sorunun çözümü planlarındaki etkisini, savaş muhabirliğini, Mam Celal Talabani’yi, Barzani’yi, Ortadoğu’yu, Balkan coğrafyasını, Fenerbahçeliliğini ve aklıma gelmeyen tüm kişi ve olayları, bir roman betimlemesi yapar gibi anlatıp önünüze sunmakta. Aslında bu kitapların her biri, Çandar Otobiyografisinin birer cüzüdür. Mezopotamya Ekspresi de Çandar‘ın hayatının kapsamlı bir özetidir.

Ortadoğu’yu anlamak için Bernard Lewis, Chomsky, Dolukhanov, Henry Hooke, Sandy Tolan, Fisk, Kinzer gibi yazarları okumak yerine Çandar‘ın iki kitabını okumanız yeterli olacaktır. Onlarca seyahatname okumak yerine Benim Şehirlerim‘i ve Güneşin Yedi Rengi‘ni okumak daha makbuldür bana göre. Şah’ı, Humeyni’yi ve bugünün İran’ının inşaa sürecini öğrenmek için 150 sayfalık Dünden Yarına İran‘ı okumak 2-3 saatinizi alır. İddia ediyorum Amerikan Vatandaşı olsaydı, birkaç Pulitzer ödülü sahibi olurdu.

Bu satırları niye yazdım: Kendimi Cengiz Çandar gibi insanları anlatmak için birşeyler yazabilecek kapasitede asla görmedim, haddime değildir. Ama dün garip birşey oldu. Defalarca elime almama rağmen bir türlü bitirememiştim Mezopotamya Ekspresi‘ni. Nihayet dün “Mezopotamya Ekspresi’ndeki yolculuğum, hayatın bana sunduğu böyle bir ödül oldu” şeklindeki son cümleyi okuyup, kitabı tavsiye eden bir tweet atmak için telefonu elime aldım ve Çandar‘ın “Sevgili dostumu kaybettim. Mam Celal. Yeri asla doldurulamaz. Çünkü çok özeldi ve o yer sadece kendisine aitti. Hayatımızı zenginleştirdi.” tweetini gördüm. Bunun bir anlamı vardı.

Yıllardır her yazdığını okumaya gayret etmiş birisi olarak bu tesadüfün bir anlamı olduğuna karar verdim ve aklıma ilk geldiği gibi –düzeltmeden– düşüncelerimi kelimeleri döktüm.

Teşekkürler Cengiz Çandar. Senin hayatın, benim hayatıma da büyük renk kattı. Yolun izin açık olsun.

* 28 Şubat sürecinde bile İmam Hatip mezunu olduğumu saklamadım ve gurur duydum. Ama artık AKP Medyasının bile nihayetinde “din yorgunu” tanımlaması kullanmak zorunda kaldığı son yıllarda, “dindarlık gösterişi” üzerinden yapılan siyasetten tiksinti duyuyorum. İmam Hatip mezunu olmak artık övünülecek bir şey değil. Milli Görüş partilerinin (AKP de dahil) arka bahçesinde hazır olda bekleyen bir İslamcı olmayı uzun süre önce zaten reddetmiştim.

●○•○●

Bu yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: