Kenan Evren’in zorlaması ile –milletvekili olmadığı halde- Özal’ın Dışişleri Bakanı olan Vahit Halefoğlu, 29 Kasım 1987 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde aday olmaz ve siyaseti bırakır ama –mutat olduğu üzere- yeni hükümet kuruluncaya kadar Dış İşleri Bakanlığına devam eder. Bu kapsamda NATO’nun olağan Sonbahar toplantısına katılmak üzere, 9 Aralık 1987 tarihinde Belçika’ya gider. 11 Aralık’ta ABD Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşmede “Biz Amerikan çıkarlarına muhalif unsurları etkisiz kılabiliriz çünkü onlar zaten yüzde altıdırlar” şeklinde bir beyanda bulunur ve bu açıklaması Türkiye’de ciddi yankı bulur.

Halefoğlu’nun bu sözlerinin sebebi, daha 10-15 gün önce yapılmış seçimde, “Amerikan çıkarlarına muhalif unsurlar” diye tanımladığı Refah Partisi’nin yüzde yedi oy almasıdır (Halefoğlu’nun neden “yedi” yerine “altı” dediğine ilişkin hiçbir bilgi bulamadım). Bu lafın üzerine, Milli Gazete’de, İsmet Özel imzalı “Bize yüzde altı derler” başlıklı, halen popülaritesini kaybetmemiş bir makale yayımlanır:

“Türkiye’de herhangi bir yetkili isterse Amerika’ya isterse Rusya’ya gidip, [menfaatlerinizin haleldar olacağından endişe etmeyin, çünkü ülkede Müslümanların gücü bu menfaatlerin tahakkukuna engel olacak oranda değildir] der, diyebilir, demesi elzemdir. Cümle alem bilir ki, Türkiye de terazinin bir kefesinde sürekli olarak Müslümanlar vardır. Diğer kefeye korku ve aldatmaca, para ve silah koyarak bir kıpırdanma temin edebilirsiniz… Hangi Müslümanlar bunlar… Onların dillerine doladıkları, kampanyalarla köşeye sıkıştırmaya çalıştıkları [bunlar az, bunlar önemsiz, bunlar yüzde altı, dedikleri özel tavırlı] Müslümanlardır. Daha doğrusu sabırla, ısrarla, sebatla Müslümanlığını kimlik meselesi haline getirmiş bulunan ve küfrün tasallutundan korumaya çalıştığı Müslümanlığını münasip bir fiyat bulduğu zaman satmayan kişilerdirYüzde altı dedikleri, bağımsız karar verme mevkine sahip ve tercihleri Türkiye’de İslamiyet’in en belirleyici sosyal ve siyasi unsur olması gerektiğini inanan insanlardan oluşur Müslümanlığı sosyal, siyasi ve bir ölçüde iktisadi tutumlarının esas güdücüsü haline getirmiş(tir)Türkiye de yüzde altı Müslümanın -güdülen- türde olmadığı, bilakis etkilerini yaygınlaştıran, diyecek sözü olan insanlar olduğu bilinmektedir… Bu insanlar, bir bakıma yönetici vasıfları haiz kişilerdir.

1987’de yüzde altı olarak tanımlanan bu seçmen, Akp’nin aldığı oy oranına bağlı olarak “bize yüzde … derler” şeklinde bir kalıba oturtulmaya çalışıldı. Ama İsmet Özel’in o tarihlerde –halisane- methiye düzdüğü “dindar” sınıf gerçekten o methiyelerini hak ediyor muydu?

Bu soruya ilk cevabı İsmet Özel’in kendisi veriyor: (Refah Partisi’ni destekleyen insanların içinden bir politik oluşum çıkacağına inandığı için desteklediğini belirtip) Evet Refah Partisi’ni o nedenle destekledim. Ancak, öyle çıkmadı. 1987 seçimlerinde yüzde altı oy aldı. O zaman, [Bize yüzde altı derler] diye bir yazı yazdım. Bu oran Meclis’e girmeye yetmedi, insanlar bunu bile bile oy verdi. Politik başarı ve onun getireceği ekonomik avantaj için değil. O deney, bu tavrı gösteren insanların bir politik açılımı üstlenebileceği görüşüne götürdü beni. Ama, bir yıllık Refahyol iktidarı gösterdi ki, insanların işleyen mekanizmadan yararlanmaktan başka politik motivasyonu yok. O zaman benim yüzde altı dediğim oy yüzde yarıma düştü… Refah Partisi kapatıldığı zaman, [Anayasa Mahkemesi bir partiyi kapatmakla kalmadı, benim yazarlığımı da sabote etti] dedim. Çünkü, beklentim ve normali, RP’nin kapatılmaması ve Türkiye’de İslami söylemin Refah Partisi’ne rağmen gelişmesi yolundaydı. Bu şansı elimden Anayasa Mahkemesi aldı, çünkü Refah Partisi mazlum oldu.’’ (Aktüel Dergisi, Mart 2000) Sistem Refah Partisi’ni kurarak, Türkiye’de İslamî talepler ileri sürmenin samimiyetsizlikle malûl olduğunu gösterme şansını elde etti. Çünkü artık Refah Partisi [onlar yiyeceğine ben yiyeyim] diyen insanların partisiydi… Hâlâ da bana sorarlar [Ne oldu senin yüzde altı?] Ben de [Yüzde yarım kaldı mı kalmadı mı şüpheliyim.] derim.” (Gerçek Hayat Dergisi, Nisan 2003)

İsmet Özel‘i eleştirme kapasitesinde değilim ama Özel‘in bu konuda, temel bir yanılgısı var. Çünkü Özel, Refah Partisi ve ardılları partilerdeki sorunu, “siyaset yapma, siyaseti zenginleşme aracı olarak kullanma” sorununa indirgiyor. Oysa bu partilerdeki temel sorun, siyasetçilerin hukuk dışına çıkmış olması değil, seçmen kitlesinin bu durumu itiraz konusu etmeyip, kendi çapında nemalanma aracı olarak görmesinden kaynaklanıyor.

Özel‘in yazısında bahsedilen korku ve aldatmaca, para ve silah koyarak harekete geçirilemeyecek, sabırla, ısrarla, sebatla Müslümanlığını kimlik meselesi haline getirmiş ve küfrün tasallutundan korumaya çalışmış, Müslümanlığını münasip bir fiyat bulduğu zaman satmayacak, bağımsız karar verme mevkiine sahip, tercihleri Türkiye’de İslamiyet’in en belirleyici sosyal ve siyasi unsur olması gerektiğini inanan, güdülen değil bilakis etkilerini yaygınlaştıran, diyecek sözü olan” seçmen, benim bildiğim yakın siyasi tarihimizde hiç olmadı. Yaşım itibariyle benim bilmediğim kısımda da büyük ihtimalle olmamış. Çünkü, bugün Siyasal İslamcılık oynayan AKP kadroları da o dönemin gençleri ve 1987’nin yüzde altısının içinden çıkıp bugünlere gelmişler.

Bunu en iyi –ve en cesur şekilde- analiz eden kişilerin başında, şüphesiz Mücahit Bilici geliyor: İslâmcılık hiçbir zaman İslâmı fazla ciddiye almadı. Amacı Müslümanlara (hem de eziklik hıncı ile dolu olan Müslümanlara) iktidarı ve devleti kazandırmak idi. Ve bunun için feda etmeyeceği hiçbir şey yoktu. Devlet tapıncı bugün Allah’a ibadet ile yarışır hale gelmiştir… Ortodoks Sünni din anlayışını şekillendiren ulema, din siyasetle karşı karşıya geldiğinde dinin siyasetin darbeleri ile ölmemesi için dini, devletin kulu olarak tutmayı tercih etmiştir. Bu esaret iktidarların lehine olarak görünmezleşmiş ve dindarların siyaset ve devlet konusundaki tutarsızlık ve riyakârlıklarının temelini atmıştır. (Müslüman ve İslamcı entelektüellerin) Reis danışmanlıklarından parti üst düzey yöneticiliklerine kadar bir dizi makamda âleme nizam verdiklerini söyleyebiliriz… Öbür taraftan, titiz fikir işçisi bildiğimiz insanların, sığlık bezirgânı olarak nasıl yapış yapış hamaset ve yalan performansı gösterdiklerini gözlemliyoruz. Menfaat (buna ister ikbal deyin ister yapısal anlamda ekonomi deyin) son tahlilde entelektüalizmi alıp çöpe atıyor(muş). Bu insanların belki yüzleri kalmıyor ama cepleri doluyor… İslamcılık menfaat karşılığında devlete namusunu satmış bir fikirdir. İslamcılık ile Türk milliyetçiliği yekdiğerinde eritiliyor ve yeni devletin ideolojik malzemesi bu çimento ile karılıyor. Bu devlet, yeniden kişi kültü ve devlet bekası çerçevesinde inşa edilirken İslamcılık iktidarın tetikçiliğine gönüllü yazılmış görünüyorİslamcılık zaten alttayken bir hınç ideolojisiydi. Şimdi üstteyken bir faşizm halini almıştır, alıyorBugün Türkiye’de … entelektüel üretim artık kayıtdışı bir nitelik kazanmış ve riyakârlık herkes için zorunlu bir hayatta kalma stratejisi halini almıştır. Gülenizmin şeytanlaştırılması ve iç düşman konsepti Gülenistlere kasteden bir hamle gibi görünse de aslında toplumun geri kalan (özellikle dindar) kısmı üzerinde bir tedhiş aracı ve itaat silahı olarak kullanılmaktadır. Dinî cemaatlerin, hemen hepsi hayatta kalma ücreti ve bazen de imkan rüşvetleri karşılığı olarak ya direkt askere alınmış ya da fikren esir alınmıştır. İstibdad her zaman riyakarlığı milli bir spor haline getiriyor.”

erdoğanYüzde 98’i müslüman olan ve yüzde 45’inin de kendini dindar olarak tanımladığı Türkiye’de bugün, “İslam – adalet” davası güttüğünü iddia eden bir partinin, zulmün bin bir çeşidini hayata geçirmekten zevk almasına, dindarlardan itiraz yükselmemesini nasıl izah edeceğiz? Alnı beş vakit secdeye giden klasik bir AKP seçmeni, komşusunun maruz kaldığı zulme bırakın ses çıkarmayı, buğz dahi etmiyorsa, gerçekten müslüman olduğunu, “dindar” olduğunu, hesap günü ispat edebilecek mi? Suçüstü yakalanmış bir iktidarın var olma savaşına, her seçimde gönüllü asker yazılmış bir insan, “kul hakkına saygı gösterdiğini” ahirette nasıl anlatacak? Eşinin, dostunun malına çökülürken üç maymunu oynayan hacı amca, defterine “iyi ahlaklı” olduğunun yazıldığını zannediyorsa işi –bence- gerçekten çok zor. Sivil toplum çalışmaları ile ahlaklı bir nesil yetiştireceğine inanan bir cemaat, salt daha fazla mevki ve güç devşirmek için hırsızlık yapmaktan çekinmemiş mensuplarını koruma altına alıyorsa “kul hakkı”nı topluma nasıl anlatacak? Gülencilerin –Cemaat olarak hatalarını sevaplarını bir kenara koyuyorum- bugün salt Gülenci olduğu için türlü eziyete maruz kalan, kadın, erkek, yaşlı, genç, hamile veya engelli binlerce kişi için tek ses edemeyen diğer cemaatler, İslam davası verdiklerini utanmadan nasıl söyleyecekler? “Harun gibi geldiler, Karun oldular” deyip alkış toplayanların tek amaçlarının, Karun’un paçasından akanlardan nemalanmak olduğunu anlayamayan toplumun, “Müslümanlığı sosyal, siyasi ve iktisadi tutumlarının esas güdücüsü haline getirdiğini” iddia edebilecek namuslu bir insan çıkabilir mi? 

Sosyolog Alev Erkilet‘in, dindar geçinenlerin halini tasvir ettiği şu satırlarını, bundan bir kaç yıl önce okuduğumda, tam da duygularıma karşılık bulmuştum: Bizim kuşağı, gençlere iyi örnek olmak konusunda çok başarısız buluyorum. Neden derseniz, öncelikle adaletin yerine iktidar beklentisini koydukları için, ikinci olarak [komşusu aç iken tok yatan bizden değildir[ hükmünü unutup burjuva tüketim kalıpları içinde kayboldukları için, üçüncü olarak sadece başkalarının haksızlıklarını eleştirip kendilerine eleştirel gözle bakmaktan ısrarla kaçındıkları için, dördüncü olarak İslam’ın her aşamada tekrar tekrar seçilmek ve sınanmak zorunda olan ilahi bir mesaj olduğunu unutup onu bir [atalar dini] şeklinde düşünmeye başladıkları için, beşinci ve en önemli neden olarak da İslam’ın bireysel arınma ve bireysel ahlâktan başlamak zorunda olan bir ilahi mesaj olduğunu unutup onu kişisel haz ve çıkarlarını tatmin aracı haline getirdikleri için… Altlarında çalışan ve kendilerini örnek alan genç insanlara adalet ve doğruluk aşılamak ve çıkarlarından büyük davalar adına vazgeçmeyi öğretmek yerine, onlara korku salarak, en basit çıkarları için önlerine gelen herkesi harcamayı bir marifet ve faziletmiş gibi göstermeleri nedeniyle bağışlanacak tarafı yoktur pek çok meslektaşımın, yoldaşımın. Üstelik bütün bunları ‘İslam adına’, ‘İslami siyaset’ adına, hatta bizzat ‘Müslümanların hayrı’ adına yaptıklarından, İslami tebliği de imkânsızlaştırmakta ve Müslümanları kapalı devre, kendi içinde ayrı bir topluluk haline getirmektedirler.” (Hasat, 2013)

Geriye dönüp baktığımızda, Türkiye’de “İslam” davası verdiklerini iddia eden hem siyasal İslamcıların hem de cemaatlerin hiçbir zaman gerçekçi bir “İslam davası” vermediklerini, daha iyi görüyoruz. Eğer böyle bir amaçları olsa idi “demokrasi davası” da veriyor olurlardı. Ama –istisnalar hariç- tek dertleri “güç” (para, makam, iktidar vs) elde etmek ve korumak olan bu yapıların “demokrasi – insan hakları” gibi bir kaygıları olmadı. Az da olsa “demokrasi – insan hakları” dertleri olsa idi, ülkenin hali bambaşka olabilirdi, İslam davalarının da bir anlamı olurdu.

Şu bir gerçek, insanında “demokrasi – insan hakkı” derdi olmayan bir sınıfın, partisi de cemaati de medyası da aydını da aynı kusurlarla hayat buluyor. Kusura bakmayın, sizlerin davasını güttüğünüz ile vahyolunan İslam arasında ciddi bir fark var.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: