Önce, Türk Hukuku’nda belediye başkanları ile ilgili hükümlere bir bakalım:

1982 Anayasası’nın “Seçme, seçilme ve siyasî faaliyette bulunma hakları” başlıklı 67. Maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir: “Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak… seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma… hakkına sahiptir.”

“Siyasî partilerin uyacakları esaslar” başlıklı 69. Maddesinde “Siyasî partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur.” kuralı getirilmiştir.

“Mahallî idareler” başlıklı 127. Maddesinde de; “Mahallî idareler; … belediye … halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere… seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir.” denilerek, belediyelerin statüsü tanımlanmıştır. Bu tanıma göre belediye teşkilatının, sahibi o bölgede oturan kişilerdir.

5393 s. Belediye Kanunu’nun “belediye başkanı” başlıklı 37. Maddesinde “belediye başkanının seçimle görev geleceği” düzenlenmiş, “Belediye başkanlığının sona ermesi” başlıklı 44. Maddesinde de üç ihtimalden bahsedilmiş. Ölüm veya istifa hallerinde Belediye Başkanlığı’nın “kendiliğinden sona ereceği” belirtilmiş aynı zamanda (I) Mazeretsiz ve kesintisiz olarak yirmi günden fazla görevini terk etmesi ve bu durumun mahallin mülkî idare amiri tarafından belirlenmesi, (II) Seçilme yeterliğini kaybetmesi, (III) Görevini sürdürmesine engel bir hastalık veya engellilik durumunun yetkili sağlık kuruluşu raporuyla belgelenmesi, (IV) Meclisin feshine neden olan eylem ve işlemlere katılması, hâllerinden birinin meydana gelmesi durumunda İçişleri Bakanlığının başvurusu üzerine Danıştay kararıyla başkanlık sıfatının sona ereceği kuralı getirilmiştir.

Aynı Kanuna önce 674 s. KHK’nın 39 maddesi ile sonrasında da 6758 sayılı Kanun’un 35. Maddesi ile “Belediye ve bağlı idare imkânlarının terör veya şiddet olaylarına dolaylı ya da doğrudan destek sağlamak amacıyla kullanıldığının valilik tarafından belirlenmesi durumunda, terör ve şiddet olaylarına destek olmak amacıyla kullanılan belediye veya bağlı idare taşınırlarına mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından el konulur. Bu fıkra kapsamında sorumluluğu tespit edilen belediye veya bağlı idare personelinin vali veya kaymakam tarafından görevden uzaklaştırılması halinde göreve iade işlemi ancak uzaklaştırma işlemini yapan makam tarafından yapılır.” hükmü ilave edildi.

Erdoğan’ın HDP’li belediye başkanlarını ve belediye encümenlerini görevden uzaklaştırma usulü de üst paragrafta düzenlenmiş hükme dayanmaktadır.

***

Bilindiği üzere 15 Temmuz’dan hemen sonra AKP’li bazı belediye başkanlarının tasfiye edileceği ifade edilmişti. Eylül 2016’da başlayan bu iddialar ve tartışmalar, zaman zaman yatışsa da güncelliğini hep korudu. Bir sene sonrasında ise Kadir Topbaş’ın itirazına rağmen, bazı imar planlarının AKP’l meclis üyeleri kararı ile kabul edilmesi sonrasında Kadir Topbaş’ın istifa edeceği ifade edildi ve Topbaş istifa etti. İşin arka planında ise istifası istenen Topbaş’ın, istifa talebine direnmesi nedeniyle altının oyularak istifaya zorlanması olduğu ortaya çıktı.

Sonraki süreçte Düzce Belediye Başkanı istifasını vermek zorunda kaldı. Ama iş Balıkesir Belediye Başkanı Edip Uğur, Bursa Belediye Başkanı Recep Altepe ve nihayetinde Melih Gökçek’e varınca iş ciddiye binmeye başladı. Bugüne kadar her sözü kılıç gibi kesin emir telakki edilen Erdoğan’ını bu talebine direnç başladı. Nitekim bunu Erdoğan, Fikret Bila’ya verdiği röportajda açıkça ifade ediyordu. Bila’nın “Ankara ve Balıkesir dışında sorunlu başka il var mı?” sorusuna “Bursa (var)” şeklinde cevap veren Erdoğan’ın bu süreçteki tavrında da değişkenlik var.

Belediye Başkanlarının istifası için önce “Onun iki yöntemi vardır: Partiden ihraç veya görevi ihmal veya kötüye kullanmaktan dolayı yapılabilir. Tabii ki biz bu yolları denemek istemiyoruz… ilgili başkana, istifa suretiyle o makamı boşaltmanın kendisini de bizi de sıkıntıya düşürmeyeceği anlatılabilir. Bir makama getirilirken her şey iyi güzel, ama benim metal yorgunluğu olarak dediğim durumlarda makamı boşaltılmasının istenilmesi niye yadırganıyor? … ‘Benim şanım var şerefim var’ dersen, kusura bakma ama, partinin şerefi herkesin şerefinin şanının çok daha önündedir.” diyen Erdoğan, direnen belediye başkanlarını açıkça tehdit etmekten geri kalmamıştı.

Ama sonrasında direncin bu tehdide rağmen devam etmesi üzerine dilini biraz yumuşatan Erdoğan, “istifası istenen – istifa eden” kişilerin medyada rencide edilmemesini istedi. Erdoğan buna rağmen sonuç alamayınca da “onlar gerekeni yapmazsa biz yaparız” demeye başladı.

mg-rte
Gökçek, 14 Ağustos 2001’de kurulan Akp’ye en son katılanlardandı. “Kesinlikle AK Parti’yle birlikte olmamız söz konusu değil. Biz, kendi siyasal hareketimizi kendimiz yapacağız. Bizim hareketimiz, herkesi kucaklayan bir hareket” diyen Gökçek, Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra, önce Demokrat Parti’ye, 14 Ağustos 2003’te de Akp’ye geçti.

Erdoğan bu süreçte şimdiye kadar hiç yapmadığı şeyleri de yapıyor. Direnen Belediye Başkanlarına gazete manşetlerinden mesaj gönderiyor. Aslında bu Erdoğan için bir zafiyet göstergesi. Benzer durum Melih Gökçek’le yaptığı gece yarısı görüşmesinden sonra da olmuştu. Herkse istifa haberi beklerken Gökçek’in “müze” konulu tweetler atması ve Erdoğan cephesinden bunu yalanlayan hiçbir açıklamanın gelmemesi, kamuoyuna Gökçek’in eline güçlendiren bir hamle olarak yansıdı.

İşin demokratik ilkeler bakımından savunulacak hiçbir tarafı yok. Seçmenin iradesi ile seçim kazanmış bir başkanın, Cumhurbaşkanı tarafından istifaya zorlanmasının bir hak gaspı olduğunu herhalde herkes kabul edecektir. Her zaman “milli irade – seçmen iradesi” vurgusu yapan Erdoğan’ın işine gelmediği zaman bu söylemlerini unutmasına zaten alışığız. İstifaya zorlanan dört (İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir) belediye başkanın aldığı 6,5 milyonu aşkın oy, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oyun üçte birinden fazlasına tekabül ediyor. Ama iş Erdoğan’ın iradesi olunca, 6,5 milyon seçmenin iradesinin bir önemi tabi ki yok.

İstifa baskısının ceza hukuku bakımından da karşılığı bulunmakta. Türk Ceza Kanunu’nun  “Anayasayı ihlal” başlıklı 309. Maddesi “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.” hükmünü düzenlemiş. Belediye başkanlarının istifaya zorlanması için şiddet olmasa bile manevi cebir boyutunda tehdit ve baskı uygulanması, TCK m. 309 kapsamında değerlendirilme ihtimali olan bir eylemdir. Nihayetinde bu baskının amacı, Anayasa ile oluşturulmuş demokratik sistemin bir parçası olan belediye seçimlerinin hükümsüz bırakılmasıdır.

Bu yorumumu zorlama olarak değerlendirenler için, TCK’nın “Siyasi hakların kullanılmasının engellenmesi” başlıklı 114. Maddesi olaya uygulanabilir. İlgili madde; “Bir kimseye karşı; … Seçim yoluyla gelinen bir kamu görevine aday olmamaya veya seçildiği görevden ayrılmaya, zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” Şeklindedir. Yine TCK’nın 119. Maddesi de “… siyasi hakların kullanılmasının engellenmesi … suçlarının; … Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, işlenmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır.” hükmünü içermekte.

Somut olay aslında, bu suçun tipik örneği. Üç yıl önce seçimle başkan seçilmiş bir kişinin partili cumhurbaşkanlığı makamının sağladığı nüfuzla, istifa zorlanması eylemi ile karşı karşıyayız.

Tüm bu eylemler sebebiyle Cumhurbaşkanı’nın hukuken sorumsuzluğu olduğu söylenebilir. Ama bu tanımlama genel bir yorumdur. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın sorumsuzluğu ile Anayasa’nın 105. Maddesinin ilgili kısmı şu şekildedir: “Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz. Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.”

Madde metni oldukça sorunlu görünüyor. Bu maddeden iki anlam çıkmaktadır. Cumhurbaşkanının görevi dışındaki suçlardan dolayı sorumluluğuna ilişkin bir kural olmadığı gibi, yasama dokunulmazlığından yararlanmasına ilişkin de bir kural yoktur. Bundan dolayı milletvekili olmayan bakanların yararlandığı yasama dokunulmazlığından, Cumhurbaşkanın da yararlanması gerektiğine ilişkin görüş olduğu gibi, Cumhurbaşkanın yasama dokunulmazlığından yararlanamayacağına ilişkin karşı görüş de bulunmaktadır.

Günün birinde bir savcının “Cumhurbaşkanın görevi haricindeki eylemlerinden dolayı sorumsuzluğu yoktur” şeklinde yorum yapmayacağını kim söyleyebilir?

Şaibeli Anayasa referandumu ile TBMM’yi tasfiye eden Erdoğan, 674 s. KHK ile HDP’li belediye başkanlarını ve encümenlerini tasfiye etmişti. Şimdi Akp Genel Başkanı sıfatıyla Akp’li belediye başkanlarını tasfiye etmeye başladı. CHP’li ve MHP’li belediye başkanlarına nasıl çorap örecek bakalım?

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: