Taha Kıvanç, Mahir Kaynak, Robert Ludlum gibi yazarları çok fazla okumanın insana kattığı farklı bir düşünme yöntemi oluyor. Bu iyi birşey mi emin değilim ama Cezmi Ersöz’ün dediği gibi “görüneni değil, görünenin arkasında saklı olanı bilmek” için uğraşmak, düşünmek gerekiyor.

Ağustos 2013’te dershanelerin kapatılması ile ilgili yasal çalışmalar ilk duyulduğunda, bunun farklı bir amacı olduğunu düşünmüştüm. Kasım 2013 başında Erdoğan “dershanelerinde kapatılması kararımızdan dönüş yok” açıklamasını yaptığında da büyük kavganın yakında başlayacağını anlamıştım. Ama yine de bunun sebebini çözmem mümkün değildi. 17 Aralık 2013 sabahı ise taşlar yerine oturmuş, “Görünenin arkasında saklı olan” ortaya çıkmıştı.

Siyasetin her türlü kulvarında, ustalığı tartışmasız olan Erdoğan, dershane konusunu öne sürerek “yolsuzluk operasyonlarının altını boşaltmayı” belli oranda başarmıştı. 

Erdoğan’ın bu taktiğinin son örneğini bugünlerde görüyoruz. Ekim başında ABD’nin İstanbul başkonsolosluğu irtibat görevlisi Metin Topuz’un “casusluk” iddiası ile tutuklanmasının arka planı hakkında da farklı teoriler dile getirilmeye başlandı. Nihayetinde diplomatik dokunulmazlığı olan bir kişinin tutuklanması kolayca yapılacak bir uygulama değildir. Nitekim ABD’nin buna cevabı gecikmedi ve vize krizi ortaya çıktı. Sonrasında Erdoğan açıkça ABD ve Trump’a karşı bir savaşa başladı.

Ama görünenin arkasında saklananın ne olduğuna biraz kafa yormamız gerekiyor. Bakalım Erdoğan neyin önünü almaya çalışıyor:

Erdogan
Erdoğan, ABD merkezli soruşturmalarla siyasi hayatının en stresli günlerini yaşıyor

 

Reza Zarrab konusu

Reza Zarrab konusunun başlangıcı ve sonraki süreçle ile ilgili da bu blogda daha önce dört yazı yayınlamıştım (Okumak için rakamlara tıklayabilirsiniz: 1, 2, 3, 4). Bu konu ile ilgili Erdoğan ağzındaki baklayı kısa süre önce çıkardı ve Zarrab’ın itirafçı yapılmak istendiğinden bahsetti. Zarrab’ın itirafçı olup olmadığı (ya da olmayacağı) konusu bence bugünün konusu değil. Ben başından beri Zarrab’ın zaten anlaşarak ABD’ye gittiğini düşünenlerdenim. Sadece, itiraf etme / anlaşma prosedürü bugüne kadar saklanmış veya tamamlanmamış olabilir. Hatta Erdoğan’ın, Zarrab’ı kurtarma umuduyla görüştüğü Zarrab’ın yeni avukatlarının, ABD tarafının adamı olduğu ortaya çıkarsa da hiç şaşırmam.

Burada benim asıl merak ettiğim konu: Zarrab davasındaki iddianamelerde, Zarrab – Erdoğan ilişkisi, ABD’liler tarafından “indirect evidence – dolaylı delil” olarak bile ileri sürülmemişken, Erdoğan’ın son günlerde ısrarla “Zarrab’ın itirafçı yapılmak istenmesinden” şikayetçi olmasının nedeni? Zarrab itirafçı olursa; Çağlayan, Bağış ve Güler hakkında neler söyleyebileceğini az çok tahmin edebiliyoruz. Bu kişilere bağlı olarak Erdoğan hakkında da neler diyebileceğine dair fikir yürütebiliriz. Erdoğan’daki bu panik hali ise, Zarrab konusunun sadece İran Ambargosu kapsamında olmadığını, işin bugüne kadar ortaya çıkmamış farklı yönlerinin de olduğunu düşündürtüyor. Saklanmaya çalışanın ne olduğunu zaman bize gösterecek mi, hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

 

AKP’ye yakın kişiler ile ilgili iddialar

AKP yanlısı gazeteci Nevzat Çiçek, katıldığı bir TV programında, ABD’nin vize yasağının ardından, ambargo anlamına gelecek yeni bir hamleye hazırlandığını ve 283 Türk siyasetçi, bürokrat ve iş adamı için ülkeye giriş yasağı getireceğini iddia etti.

Çiçek’in, Ankara kulislerine dayandırdığı iddiasında, ABD’nin 15 kişi ile başlayıp gittikçe yükselen bir liste hazırladığını ve yüzlerce Türk’ü kara listeye alarak ABD’ye girişlerine yasak getireceğini, bu sayının şu anda 283’e ulaştığını ifade ediyor. Çiçek’in diğer bir iddiası da bu listeyi iş dünyasından bazı isimlere de teyit ettirdiği yönünde.

Eğer bu iddia doğruysa AKP döneminde ihale alan malum işadamları, bu işadamları ile akçeli işleri olduğu iddiası her zaman dile getirilen malum siyasetçiler için sıkıntılı günler yeni başlıyor demektir. Çünkü ABD bu tarz yaptırımlardan sonra mal varlıklarının dondurulması kararı da almakta.

Bu nedenle, Zarrab konulu konuşmalar bir şaşırtmaca olabilir; Erdoğan’ın saklamak istediği asıl konu bu konu olabilir.

 

Bankalara Ceza Konusu

Geçtiğimiz günlerde Habertürk’ün web sitesinde yayınlanan ve kısa süre sonra silinen bir haberde ABD’nin 6 Türk bankasına yüksek tutarda ceza kesme hazırlığında olduğu ifade edildi. “ABD’den Türk bankalara şantaj gibi kıskaç” başlıklı haberde, ABD’nin İran’a uygulanan ticari ambargoyu ihlal ettikleri gerekçesiyle 6 Türk bankasına milyarlarca dolar ceza kesmeyi planladığı söyleniyordu. Haberde bankaların isimleri belirtilmedi ama ancak sadece bir bankaya kesilecek ceza miktarının 5 milyar USD, toplam cezanın da 25 Milyar USD olacağı bilgisi yer alıyor. Habertürk, bu haberi de üst düzey bankacılık kaynaklarına dayandırmakta.

Daha sonra Sabah gazetesinde bu bankaların isimlerine yer verildi. Bu iddia doğruysa Türk ekonomisi için büyük bir çöküş beklemeliyiz. Bunun sebebini izah etmeden kısa bir bilgilendirme yapmalıyım.

Türkiye Bankalar Birliği’nin verilerine göre, bankacılık sektöründe 52 banka faaliyet gösteriyor. Bu 52 bankanın öz kaynaklarının toplamı 80 Milyar USD, serbest öz kaynaklarının (Serbest Özkaynak = Özkaynak – Duran Varlık – Tahsili Gecikmiş Alacak) tutarı 62 Milyar USD. Yani bir anlamda bankaların kullanımında olan kendilerine ait nakit + altın + hisse senedi tutarı 62 Milyar USD. Bu bankaların 2016 yılı net kârı da 10,7 Milyar USD. Pazarın en büyük bankası Ziraat Bankası.

Sözü edilen 6 bankada durum ne, şimdi ona bakalım; ikisi kamu bankası, üçü Türk sermayeli, biri de geçen yıl yabancılara satılmış durumda. Bu 6 bankanın öz kaynak toplamı 48 Milyar USD, serbest öz kaynak tutarı da 37 Milyar USD. 2016 yılı net kâr toplamları da 6,5 Milyar USD. Yani 52 bankanın bulunduğu sektörün %60’ına sahip olan bu 6 banka, sıralamada Ziraat Bankası’ndan sonraki basamaklara sahipler.

Eğer iddia edildiği gibi bu bankalara 25 Milyar USD ceza gelirse, öz kaynaklarının %68’i, sektörün toplam öz kaynaklarının da %40’ı kaybedilmiş olacak. Bunun türev sonuçları ise; nakit darlığı, döviz artışı ve sonrasında devalüasyona kadar gidecek bir süreç demektir.

Bu tablo, 1999 – 2001 bankacılık krizinden çok daha büyük bir krize neden olacaktır. Bankacılık krizi sonrası oluşan ortamla iktidara gelen AKP, -eğer bu iddia doğruysa- çok daha büyük bir bankacılık krizi ile karşı karşıya. Bu nedenle Erdoğan’ın sakladığı konu bu da olabilir.

 

Mike Flynn konusu

En ilginç konu ise bu. Önce karakterleri tanıyalım: James Woolsey, eski CIA Başkanı; Mike Flynn, Trump’ın müstafi ulusal güvenlik danışmanı; Ekim Alptekin, Türk-Amerikan İş Konseyi Başkanı, AKP tarafından fonlanan ulusalcı lobi şirketi sahibi iş adamı.

Trump, Başkan seçildikten sonra Mike Flynn’ı, Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atamıştı. Ancak Flynn, Rus yetkililerle seçim öncesi yaptığı gizli görüşmeler ortaya çıkıp hakkında FBI tarafından soruşturma başlatılınca istifa etmek zorunda kaldı. Her ne kadar Trump bu soruşturmanın kapatılması için FBI Başkanına baskı yapsa da sonuç alamadı ve FBI Başkanı’nı görevden aldı. Ama yine de soruşturmayı kapatmayı başaramadı. Flynn hakkındaki iddialar, sadece Ruslarla bağlantı – seçim manipülasyonu ile sınırlı değil.

Flynn’ın Türk (ve Rus) lobi şirketlerinden, illegal para alarak lobicilik yaptığı iddiası da Mart ayında basında yer aldı ve Flynn bu iddiayı kabul etti. Nitekim bu kapsamda Flyyn’ın, “Gülen iade edilmeli” konulu bir makalesi, The Hill’de yayınlamıştı. Ayrıca Flynn’ın danışmanlık şirketinin Gülen hakkında bir belgesel hazırladığı da ortaya çıktı.

Yine Mart ayında bu kez James Woolsey, CNN ve birkaç yayın organına verdiği demeçte Flynn hakkında daha sansasyonel bir iddiada bulunarak: Eylül-2016’da Flynn’ın, Berat Albayrak ve Mevlüt Çavuşoğlu ile Newyork’ta toplantı yaparak, Fethullah Gülen’in “kaçırılarak” Türkiye’ye illegal olarak deport edilmesini tartıştıklarını kendisinin de buna şahit olduğunu açıkladı. Woolsey’in bu planı daha o tarihte ABD yönetimine bildirdiği de iddia edildi.

Bu iddialar ABD Adalet Bakanı tarafından Trump-Rusya bağlantısını soruşturmak üzere atanan (eski FBI Direktörlerinden) özel savcı Robert Mueller tarafından soruşturma dosyasına dahil edildi.

Cuma günü (27 Ekim) akşam saatlerinde ABD medyasında (önce CNN sonra diğer) son dakika olarak verilen haberlere göre Mueller, ilk iddianamesini tamamlayıp Büyük Jüri’ye onaylattı. Pazartesi sabahı (as soon as Monday) günü bu iddianame ile ilgili tutuklamaların yapılacağı iddia ediliyor. Ayrıca, Flynn hakkındaki iddiaları gündeme taşıyan Woolsey’in sözcüsü, Woolsey ve eşinin FBI ve Mueller’den gelen tüm taleplere cevap verdiklerini açıkladı. 

Woolsey’in açıklaması ile Mueller’in ilk iddianamesinin onaylandığı haberlerinin Cuma günü akşam saatlerinde ABD medyasına peş peşe son dakika olarak düşmesi ilk iddianamenin baş aktörünün Flynn olması ihtimalini güçlendiriyor. İddianamenin konusunun lobicilik mi yoksa Gülen’in kaçırılması mı olduğu belli değil. Ama hangisi olursa olsun ya Akp’nin lobicisi Ekim Alptekin ya da Berat Albayrak ve Mevlüt Çavuşoğlu bu iddianameye girmiş gibi görünüyor. Yani Reza kurtarmak isterken, Hakan Atilla’yı kaptıran ve eski Bakanı Zafer Çağlayan hakkında tutuklama kararı bulunan Erdoğan şimdi biri damadı iki bakanın daha tutuklanması tehlikesi ile karşı karşıya.

Belki ABD ile başlatılan savaşın asıl nedeni budur.

***

Yukarıdaki bu teorilerden hangileri gerçekleşir bilemiyoruz. Ama Erdoğan’ın Türk halkına dönüp “Ey Amerika, sen kimsin ya” konulu konuşmalarla “batı bizi kıskanıyor, Türkiye’yi yıkmak için oyun çeviriyorlar, ABD çalışanı Metin Topuz’u tutukladık diye savaş başlattılar” diyeceği kesin.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: