Bugün bir takipçimin yazısını misafir ediyorum.

* * * * *

Timothy Snyder’in, “Tiranlıklar Üzerine – 20. Yüzyıldan 20. Ders” isimli kitabında beşinci ders, “Meslek Ahlakını Hatırlamak”tır.

Snyder şöyle der: “Politik liderler kötü bir örnek teşkil ettiğinde (mesleği) doğruluk içinde icraya olan mesleki bağlılık daha önemli hale gelir. Bir hukuk devleti düzenini bozmak, avukatlar olmadan; göstermelik yargılamalar yapmak, hakimler olmadan; mümkün değildir. Otoriterler itaatkar memurlar ister…”

“(Alman) Irkın(ın) menfaatine olan şey, kanundur” diyen ve Polonya Genel Valisi olarak atanan Hitler’in şahsi avukatı Hans Frank’ın yönetimi altında, Polonya’da binlerce Yahudi – Polonya vatandaşının katledilişini ve avukat Arthur Seyss-Inquart’in de Avusturya’nın ilhakı ve Hollanda’nın işgalinden sorumlu en üst düzey yetkili olduğunu hatırlatan Snyder devamında şöyle der: “Eğer avukatlar yargılama olmadan ceza olmaz kuralına, doktorlar rıza olmadan muayene / ameliyat olmaz kuralına sadık kalsaydı… Naziler bu kadar çok suç işleyemezdi, konformistler olmasaydı, büyük mezalimler imkansız olabilirdi.”

Snyder’in ne kadar haklı olduğunu 15 Temmuz darbe girişiminden sonra işlenen ve soykırımın eşiğine dayanan insan hakları ihlalleri ile bir kez daha gördük. İleride bugünleri yazacak tarihçilere, hukukçulara ve siyaset bilimcilere uç vermek, not bırakmak için şunları yazmayı görev addediyorum:

1) Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan ve diğer üyeler; Erdoğan’ın önünde rüku etmek yerine, üyelik yeminine ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na sadık olsaydı, “OHAL KHK’ları denetlenemez” şeklinde karar vermez, “sosyal çevre bilgisi” diye adlandırdıkları bir saçmalık ile iki üyesini ihraç ederek yüz bini aşan ihraç için AKP’ye açık çek vermez, üyelerinin AYM Kanunu’na açıkça aykırı bir usulde tutuklanmalarına karşı çıkardı.

2) HSYK üyeleri; Erdoğan’a değil Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sına ve meslek kanunlarına sadık olsaydı, dört binden fazla hakim ve savcının ihracına, üç bine yakınının tutuklanmasına ve 680’inin hücrede tutulmasına imza atmazdı.

3) Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu; kinine, siyasi ikbal arzularına değil de ettiği avukatlık yeminine sadık olsaydı, pek çok işkence görüntüleri Anadolu Ajansı tarafından yayınlanmışken “işkence iddialarını destekleyen delil yok” demez, 555 avukat tutuklanmış, 1424 avukat gözaltına alınmışken fındık fiyatları üzerine televizyon programları yapmazdı. Onurlu ve şerefli bir şekilde işkenceye, hukuk devletinin yok edilmesine karşı mücadele ederdi.

85786-181388906.jpg

4) Ankara Barosu Başkanı Hakan Canduran; avukatlık yeminine sadık olsaydı, 16 Temmuz günü Başsavcılık tarafından Baro’ya gönderilen 189 avukatı kapsayan hukuk dışı yasaklama listesine karşı çıkar, Başsavcılık ile koordinasyon masası kurmak yerine ahırlarda, halı sahalarda, spor salonlarında tutulan ve işkenceye maruz kalan şüphelilerin haklarına sahip çıkardı. Müvekkilleri nedeniyle tutuklanan kırktan fazla üyesine destek olurdu.

5) İstanbul Barosu (önceki) Başkanı Ümit Kocasakal; ideolojik tarafgirliğine köle olmayıp, evrensel hukuk kurallarına, savunma hakkına sadık olsaydı, “Fetöcüler için avukat istediler vermedik. Enayi miyiz?” demeyi zillet sayardı.

6) Konya Barosu Başkanı Mustafa Aladağ; dinci faşizme değil, hukuk devletine sadık olsaydı, yargılanan üyeleri aleyhine savcılık yanında davaya müdahil olmaz, üyelerinin savunma hakkına sahip çıkardı.

Avrupa Baroları, Türkiye’de tutuklu avukatlar için, avukatlık mesleğine yapılan sistemli saldırılar için birçok açıklama yaparken, Türkiye Barolar Birliği ve il baroları, Erdoğan Rejimi ile işbirliği yaparak mesleğe yapılan saldırıları desteklemekten geri durmadılar.

Şundan eminim ki tarih, Arslan, Feyzioğlu, Canduran, Kocasakal, Aladağ, Yılmaz, Koç, Yandırmaz ve Özkaya’ları; Hitler’in avukatı Hans Frank ile anacaktır ama öyle olması için çalışmak, durmadan anlatmak tüm mağdurların boynunun borcudur.

*****