Irksal çatışmaların temeli 2. Dünya Savaşı öncesine kadar gitse de doksanlı yıllara gelinceye kadar ciddi bir kırılma yaşanmamıştı. Her ne kadar sık sık askeri darbe teşebbüsü olsa da uzun süreli iç çatışma da yaşanmamıştı. Ama 1990’da başlayan iç savaşla birlikte insanlık tarihinin en büyük vahşetlerinden birini yaşadı Ruanda halkı.

Nüfusun %85’ini oluşturan Hutular, genel olarak fakir olduğu gibi sömürgeci Belçika’nın uyguladığı siyaset gereği de devlet bürokrasisinde uzun süre söz sahibi olamadı. Aynı zamanda eğitim başta olmak üzere kamu hizmetlerine ulaşım engeliyle de karşılaşıyordu. Buna karşın nüfusun %13’ünü oluşturan Tutsiler, Belçika tarafından desteklendiği gibi ülkenin eğitimli ve görece zengin sınıfını oluşturuyordu. Bu sınıfsal ve ırksal ayrımcılık zaman içinde Afrika topraklarında her zaman işe yarayan bir tezin yayılmasını sağladı. Hutular’a göre Tutsiler; gerçek Ruandalı değil, kendilerini sürekli aşağılayan ve sömüren Avrupalıların ülkelerindeki işgalci akrabaları idi. Bu görüş, genel olarak Hutular içinde yaygın bir kanı ise de bazı Hutular (Ilımlı Hutular) bunu kabul etmiyor, Tutsiler’in de gerçek Ruandalı olduğunu sınıfsal mücadelede, şiddetten vazgeçilmesini istiyordu.

1990’da başlayan iç savaşla eğitimli ve zengin Tutsiler, devlet kademelerinden temizlendi ve ülkeyi terk etmeye zorlandılar. Yüzbinlerce Tutsi komşu ülkelere iltica / göç etmek zorunda kaldı. Devlet yönetiminde her türlü kontrol Hutuların eline geçti.

Ülkeyi 1973’den beri yöneten Devlet Başkanı Juvénal Habyarimana son yıllarında ılımlı bir Hutu olmasına rağmen, Hutuları dizginlemekte zorlanıyordu. Sürgündeki Tutsi liderleri ile yaptığı Barış Anlaşması’ndan dönüş yolunda 6 Nisan 1994’te uçağının düşürülmesi ile katliam başladı.

Devlet radyosunda, Devlet Başkanının uçağının Tutsiler tarafından düşürüldüğü ilan edildi (yıllar sonra uçağın Hutular tarafından düşürüldüğü anlaşıldı). Radyodaki anonsla birlikte Hutular; Tutsi şehir ve köylerine saldırıya geçtiler. 100 gün süren katliamda Hutular; resmi rakamlara göre 1,1 milyon, gayri resmi rakamlara göre 2 milyondan fazla Tutsi’yi ve Ilımlı Hutu’yu katlettiler.

Katliamın şiddetini anlamak için şu örnekler yeterli olacaktır sanırım: Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek, kurşuna dizilme imkanına kavuşuyordu. Fakir Tutsiler ise en acımasız şekilde öldürülüyordu. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katliamlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim ediyorlardı. Ceset saklanabilecek her yer cesetlerle dolmuş, cesetlere saldıran köpeklere sinirlenen Hutular, o dönemde neredeyse ülkedeki tüm köpekleri de öldürerek yok etmişlerdir.

Bu katliama Birleşmiş Milletler’in müdahale etmesi de Fransa ve ABD tarafından bir şekilde engellendi. Nihayetinde başta Almanya ve İngiltere’nin baskısı ile Fransa bölgedeki askerlerinin olaylara müdahale etmesini sağladı.

Tüm bu olaylardan sonra, belirlenen lider seviyesindeki sorumluların yargılanmasına başlandı ama tüm olaylarda suç işleyen kişilerin sayısının 500 binden fazla olduğu tahmin ediliyordu. Bu kişilerin yargılanması için her köy ve şehirde “gacaca” adı verilen halk mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemelerin “idam” karar verme yetkisi yoktu. Kişinin suçu sabitse; belirli bir süre öldürdüğü kişinin ailesini geçindirme kararı veriyordu.

***

Tüm bunları niye anlatıyorum, bunun iki sebebi var: Yaratıcı “insan”ı eşref-i mahlukat olarak yaratmışsa da “insan” esfel-i safilin olmaya çok yakındır. Belirli şartların oluşması halinde insan, komşunu, soydaşını, dindaşını hatta kardeşini bile katletmekten zevk alabilecek noktaya gelebilmektedir.

15 Temmuz sonrası yaşanan birçok ağır hak ihlaline sessiz kalan yığınları görünce, bu sefilliğin dindarlıkla bir ilgisi olmadığını bir kez daha görmekteyiz. Komşusu, akrabası hatta kardeşi veya çocuğu, akıl almaz gerekçelerle işten atılan ve/veya tutuklanan yüzbinlerce insan için tek laf edemeyen insanların inandıkları dini veya okudukları kitabı anladıklarını kim iddia edebilir?

Ruanda örneğini anlatmamın asıl nedeni ise en son çıkarılan 696 s. KHK’nın 121. maddesi. Herkesin bildiği gibi bu madde ile; resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında cezai, mali ve idari soruşturma yasağı getirildi.

kopru-asker

15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden birçok kişinin otopsisinin yapılmadığı bir gerçek. O gece özellikle köprüde hayatını kaybeden kişilerin ölümleri ile ciddi kuşkuların olduğu da yine başka bir gerçek. Darbeden haberi olmayan erlerin, sivil kıyafetli kişiler tarafından vahşice dövülmesine ve hatta bir erin boğazının kesildiğine dair görüntüler özellikle sosyal medyada fazlasıyla paylaşılmakta.

Hal böyleyken, bir hukuk devleti olduğunu iddia eden bir devletin, darbeci olduğu iddia edilen kişileri soruşturma ve yargılama sorumluluğu kadar, bu olayların faillerini de yargılaması gerekirken yargıdan kaçırmasının anlamı, çok daha derin şüpheler doğurmakta. Gerçekten iddia edildiği gibi o geceki ölümleri tek sorumlusu darbeciler miydi? Erdoğan Rejimi silahlı milis gücü SADAT o gece halka kurşun sıktı mı? Bu nedenle mi bu KHK hükmü getirildi?

İşin diğer bir yönü; darbe sonrası yoğun bir şekilde icra edildiği anlaşılan işkence eylemlerine katılan sivil kişilerin varlığı. Örneğin Ali Türkşen bu yöndeki iddiayı açıkça reddetmek yerine, işkence sevici beyanları ile te’vilen ikrar etmekte. Hiçbir resmi görevi ve sıfatı olmayan emekli bir askerin hangi hak ve yetki ile askerleri sorguladığını hatta işkence uyguladığını soruşturmak yerine, yargıdan kaçırmaktaki saik nedir? Sivil kişilerin yaptığı işkence yaygın bir uygulama olmuş olmalı ki, yargılama engeli getirmek zorunda kalınmış.

Ruanda gibi tarihin en büyük vahşetlerinden birini yaşamı topraklarda bile, 2 milyondan fazla insanı katledilmesinde yer almış kişiler için halk mahkemelerinde “yargılanma imkanı” tanınmışken, hukuk devleti iddiasındaki bir devlette suça bulaşan kişilerin anayasal bir kurum olan yargı organından kaçırılması, insan haklarına saygı bakımından geldiğimiz noktayı gösteriyor. Tabi ki halk mahkemesi kurulsun demiyorum. Ama Ruanda bile öyle ya da böyle bir yargı sistemi kurma ihtiyacı hissetmişken, Erdoğan Rejiminin; yandaş yargısından bile kaçırmak zorunda kaldığı kişilerin yediği haltların haddini hayal bile edemiyorum.

Öte yandan işin hukuki tarafı fazlasıyla konuşuldu. Ama şunu tekrar etmekte fayda görüyorum. Darbe gecesi demokratik sistemi veya kişilerin canını ve malını korumak için suç işleyen kişiler için TCK’nın meşru müdafaa ve zaruret hali hükümleri zaten yeterli bir koruma tedbiridir. Bu şekilde suça bulaşan kişiler, zaten TCK’nın ilgili hükümleri ile sorumluluktan kurtulabilme imkanına sahiptir. Hal böyleyken bu hükümleri bile yetersiz bulup “complete privilege/sınırsız dokunulmazlık” getirmekle, sakladığınız gerçekler eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Bu gerçeklerin de işkence başta olmak üzere ağır insan hakları ihlalleri olduğu anlaşılıyor. Siz şimdilik bu vakıaların anlatılmasına engel olabilirsiniz ama eninde sonunda bunların hepsinin herkesle paylaşılacağına da emin olabilirsiniz.

Tüm bunlardan benim çıkardığım farklı bir sonuç daha var: Bugün, aynı mezhepsel gelenekten gelen ve daha düne ortaklık yapan iki gurubun kavgasında, eski ortağını türlü şekilde hukuksuzca döven bir iktidar gücü var karşımızda. Zirveyi korumak için gerekirse zalimlikte de zirve yapma ihtiyacı hissediliyor demek ki. Cumhuriyet tarihinde bunun çeşitli örneklerini gördük. Bu ülkede Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Aleviler, komünistler, solcular, milliyetçiler, ulusalcılar ve başka gruplar, çeşitli dönemlerde iktidar sahiplerinin dayağını yedi. Şimdi sıra Gülenistler’de.

Hiçbir iktidar, attığı dayaktan dolayı pişmanlık duyup mağdur ettiği kesimlerden özür dilemediği bu eziyetleri yaparken, nüfusun çoğunluğunu oluşturan “Sünni – Dindar”lar da sessiz kaldı. Bence sıra onlara geldi. Dilerim onlar dayak yerken hak ihlali yaşanmaz ama en zor onların sınavı olacak.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: