FETÖ’cü… PKK’lı… ETÖ Üyesi… DHKP-C Militanı… Bu tanımlamalar, Türk medyasında gayet rahat bir şekilde kullanılan “etiketleme – stigmatizasyon” ifadeleri. Geçmişte, bu ve benzeri başlıkları sıklıkla gördük ve görmeye devam ediyoruz: “DHKP-C militanı yakalandı”, “Suikast için gelen PKK’lı yakalandı”, “Sınırda üç FETÖ’cü yakalandı”, “Ergenekon Terör Örgütü yöneticileri ve üyeleri hakkında talep edilen cezalar”. Stigmatizasyon uygulamasının, soykırıma giden sürecin başlangıcı olduğunu daha önce burada yayınlanan iki yazıda anlatmıştım (Bknz: Soykırım Nedir? ve Yoğunlaştırılmış Dehümanizasyon Dönemi).

Bununla birlikte Ergenekon davasınınn meşhur olduğu günlerde –az da olsa– bazı medya organlarında kullanılan bir tanımlama daha vardı: “İddia olunan Ergenekon Terör Örgütü üyesi olduğu iddia edilen …”

Bu tanımlama, fonetik olarak garip olsa da hukuken doğru bir tanımlamadır. Hukuken doğru olmasının temelinde yatan sebep ise oldukça basit bir kurala dayanıyor: Masumiyet karinesi diye de bilinen ve Anayasa’da iki ayrı maddede yer alan “suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz (Anayasa m. 15/son, m. 38/4)” kuralına…

Geçtiğimizde günlerde, bir tweetinde kullandığı “FETÖ” tanımlaması nedeniyle, kendisi de bir KHK mağduru olan Prof. Dr. Abdurrahman Karslı, bazı Gülenistler tarafından ciddi bir tepkiyle karşılaştı. Cemaatlerine olan aidiyetlerinden mütevellit duygusal gerekçe ile yapılan itirazları anlayabiliyorum. Ama bu tür durumlarda, duygusal nedenlerle tepki vermek, sadece kendi mahallelerinde karşılık bulabiliyor. CHP’lilerin de solcularla ilgili bir konuda yaptıkları itirazların sadece kendi mahallesinde destek bulduğu gibi.

Stigmatizasyon: Bireylerin toplum içinden ayrıştırılması çin damgalanması

Oysa bu ve benzeri tanımlamalara verilecek tepkiler ve ileri sürülen itiraz gerekçeleri, “ilkesel” olması halinde, her mahallede destek bulabilecek bir nitelikte olacaktır.

Öncelikle bu tür tanımlamaların ne anlama geldiğini analiz etmekte fayda var. Herhangi bir kişiye, “FETÖ’cü”, “PKK’lı”, “ETÖ Üyesi” veya “DHKP-C Militanı” gibi bir etiket yapıştırmak, aslında o kişiye “terörist” demektir. Nihayetinde, bu tanımlamaların kökeninde yatan olgu aidiyeti olduğu iddia edilen yapının bir terör organizasyonu olduğu kabulüdür.

Bize bu tanımlamaları dayatan da yürütme organıdır ve güç sahipleri tarafından yapılan bu “damgalama”, bilinçli bir siyasi faaliyettir. Bu faaliyetle, damgalanmış kişinin toplumdan dışlanması, kendi gettosuna hapsolması, toplumun diğer katmanlarının damgalanmış kişi ile arasına duvar örmesini amaçlamaktadır. İktidar tarafından herhangi bir şekilde damgalanmış kişinin en temel haklarının bile ihlal edildiği durumlarda dahi, damgalanma korkusuyla, diğer kesimler itiraz etmekten, mağdura yardım etmekten korkar ve imtina eder.

Bu nedenle, bu etiketlemelere, aidiyet bilinciyle “duygusal” değil de “ilkesel” itiraz etmek gerekmektedir. İlkesel itirazı öncelikle yapması gereken ise mağdurdan ziyade toplumun diğer kesimleridir. Bunu yaparken De Gaulle’ün şu ünlü sözü hiç unutulmamalı ve bize hep ışık olmalı: “Teröristin tanımını otorite sahipleri belirler.”

Bu sözün doğruluğunu, özellikle Türkiye’de fazlasıyla görmekteyiz. Düne kadar iktidar mensuplarınca amansızca savunulan ve desteklenen Gülen Cemaati bugün “terör organizasyonu” olarak tanımlanıyor. Ya da iktidarın aynı mensupları tarafından “terör örgütü üyesi” kabul edilen Ergenekon davası sanıkları bugün “mağdur” kabul ediliyor. Bunun gibi onlarca örnek sayabiliriz.

Yine açılım sürecinde, Öcalan’a “sayın” demeyenin neredeyse yargılanacağı bir konjonktür varken bugün herhangi bir lafının içinde Öcalan kelimesinin geçmesi bile başınıza bela getirebilir.

O halde bir kişinin gerçekten bir terörist mi olduğuna nasıl karar vereceğiz? Türkiye’deki genel tutum, güç sahiplerinin söylediği her sözün, sempatizanları tarafından “tek doğru” kabul edilmesi. Düşünmeyen, sorgulamayan, tartışmayan, mahallesinden başka kimseyi dinlemeyen insanların bu şekilde manipüle edilmesi oldukça kolay oluyor. Bir gün öncesinde aynı masada yemek yediği arkadaşı, ertesi gözaltına alındığında onun terörist olduğuna inanan yüzbinler var maalesef.

Oysa medeni dünyada, hukukun üstünlüğünün gerçekten var olduğu ülkelerde, güç sahiplerinin iddiası ile değil yargı kararı ile “terörist” iddiasının kabulü mümkündür. Kesinleşmiş yargı kararı ile suçu sabit olmuş kişilere ancak bu etiket yapıştırılabilir. Bahsettiğimiz yargı organları ise Türkiye gibi her daim siyasete bağımlı olmayı kabul etmiş bir yargı değildir.

Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı çoğu zaman olmadı. Hele ki son dönemde uygulamalarla “bağımlı ve taraflı yargı” tabiri bile hafif kalmakta. Bu nedenle bir yargı kararı ile bir kişiye “terörist” denmesinin benim için bu aşamada hiçbir anlamı yok.

Öyleyse yapılması gereken ilk şey, güç sahipleri tarafından herhangi bir kişiye yöneltilmiş her türlü suçlamaya şüphe ile yaklaşmak ve her türlü etiketlemeyi reddetmek. Bir kişi için kullanılan “PKK’lı” tanımlamasını da “FETÖ’cü” tanımlamasını da diğer her türlü etiketlemeye yönelik tanımları da reddetmek ilk iş olmalı. İkinci olarak o kişiye yöneltilen suç isnadına da şüphe ile yaklaşmalıyız.

Bunun somut örneğinin şu yakınlarda gördük. Karşımızda, Temmuz 2016’dan bu yana, başka bir damgalama tabiri olarak “ByLock’çu” olduğu çarşaf çarşaf ilan edilen, isimleri Resmî Gazete’de teşhir edilen, işlerinden olan binlerce kişi için hata yapıldığını kabul etmek zorunda kalan bir devlet aklı ve yargısı var. Aynı aklın ve yargının, bugün terörist dediği kişiler için benzer hataları yapmadığını nereden biliyoruz ki?

Bu konuda asıl sorumluluk ise muhalefet olduğu iddiasındaki iki partiye (CHP ve İyi Parti) düşüyor. Bu parti yöneticileri, iktidarın, bir siyaset yöntemi olarak kullandığı “FETÖ’cü”, “PKK’lı” ve diğer tanımlamalarını kullanmaktan vazgeçmeliler. Normalde yargısal bir sürecin konusu olması gereken iddia ve olayları, iktidar mensuplarının siyaset malzemesi olarak kullanma tuzağına düşmemeliler.

Ama üzülerek görüyorum ki; bazı muhalefet sözcüleri, bu tür tanımlamaları Erdoğan Rejimi’nden daha şehvetli ve istekli kullanmakta. Bunun bir kafa karışıklığından kaynaklandığını da düşünmüyorum. Özellikle Gülenistlere yönelik zulümden zevk alan Akp muhalifi bir kesim olmadığını kimse iddia edemez.

Bu noktada, CHP ve İyi Parti özelinde, şu soruların cevaplarını düşünmeliyiz: KHK mağdurları için ne düşünüyorlar? İktidar olurlarsa ihraç kararlarını kaldıracaklar mı? Bank Asya’ya para yatırmak terör faaliyeti midir? ByLock kullanımı suç delili midir? HDP mitingine katılan bir Kürt suç mu işlemiştir? Sur yıkılmasın diye eylem yapan, konuşma yapan bir kişinin eylemi terör faaliyeti midir? Kısaca CHP ve İyi Parti; özellikle son birkaç yıldır Erdoğan Rejimi’nin zulmünden nasibini almış Kürtler’e, Gülenistler’e ve toplumun diğer kesimlerine ne vaad ediyor?

Seçimlerin yaklaştığının belirginleştiği bugünlerde CHP’den ve İyi Parti’den bir cevap ve iktidarın stigmatizasyon faaliyetlerine ilkesel bir tavır görebilecek miyiz, bakalım.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: