Artık bir anlamı olmasa da 1982 Anayasasına göre Devlet, özellikle şu konularda bireylere – vatandaşlarına söz vermiştir:

  • Egemenlik yetkisini kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluş, Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkmayacak, Lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularını, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırmayacaktır (Anayasa, Başlangıç kısmı).
  • Her Türk vatandaşı, Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanacak; millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olacaktır (Anayasa, Başlangıç kısmı).
  • Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir (m. 1).
  • Demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak ve kişinin temel hak ve hürriyetlerini korumak; devletin temel amaç ve görevlerindendir (m. 5).
  • Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmayacaktır (m.10).
  • Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir (m. 12).
  • Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlet tarafından, Anayasayla bireye tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini mümkün kılacak şekilde yorumlanamayacaktır (m. 14).
  • Kimseye işkence ve eziyet yapılmayacak, hiçbir kimseye insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza verilmeyecek veya muamelede bulunulmayacaktır (m. 17).
  • Herkes, kişi hürriyeti ve hukuk güvenliğine sahiptir (m. 19).
  • Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak o kişinin suç soruşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilecektir (m. 23).
  • Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse, dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacak ve suçlanamayacaktır (m. 24).
  • Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanmayacak; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanmayacak ve suçlanmayacaktır (m. 25).
  • Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir (m. 26).
  • Basın hürdür, sansür edilemez (m. 28). Basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilmeyecek veya işletilmekten alıkonmayacaktır (m. 30).
  • Herkes, mülkiyet hakkına sahiptir (m. 35).
  • Herkes, adil yargılanma hakkına sahiptir (m. 36).
  • Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılmayacak, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılmayacak, hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanmayacak, kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilmeyecek, ceza sorumluluğu şahsî olarak uygulanacak ve idare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulamayacaktır (m. 38).
  • Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılmayacak ve eğitim faaliyetleri her ne suretle olursa olsun engellenmeyecektir (m. 42).
  • Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir ve özel teşebbüsler kurmak serbesttir (m. 48).
  • Çalışma, herkesin hakkıdır ve devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alacaktır (m. 49).
  • Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alacaktır (m. 60).
  • Vatandaşlar, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma hakkına sahiptir (m. 67).
  • Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir ve hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilmeyecektir (m. 70).
  • Milletvekillerinin dokunulmazlığı olacaktır (m. 83).
  • İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır (m. 125).
  • Memurlar ve diğer kamu görevlilerine savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilmeyecek ve verilen cezalar yargı denetimi dışında bırakılmayacaktır (m. 129).
  • Hâkimler, görevlerinde bağımsız olacak ve kararlarını Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre verecek, hiçbir organ, makam, merci veya kişi, hâkimlere emir ve talimat vermeyecektir (m. 138).

Bugünün Türkiye’sinde, Erdoğan rejiminden nemalanan üç – beş yağdanlık basın ve işadamı haricinde, devletin Anayasa metni ile vatandaşına verdiği bu sözleri tuttuğunu söyleyebilecek kimse var mı acaba? Ülkenin halâ bir hukuk devleti olduğunu, işkencenin olmadığını, yargının bağımsız olduğunu, mülkiyet ve teşebbüs hürriyetine halel gelmediğini, basının hür olduğunu, devletin laik ve demokratik bir devlet olduğunu iddia eden samimi bir safdilli çıkabilir mi?

Önümüzde duran ve her gün şahit olduğumuz manzara, Antik Roma’nın ölüm arenalarından farksız: Başta Gülenciler ve Kürtler olmak üzere, Erdoğan Rejiminin yok olmasını istediği herkes, kana susamış kalabalıkların önünde savunmasız ve çaresiz şekilde medeni ölülere dönüştürülüyor. Bu azgınlık hali, bazen bir paçavra yayın organının manşetinde bazen de artık bir infaz makinesine dönüşmüş adliye binalarında cereyan ediyor.

Peki bunlar olurken, bir devletin “demokratik” olmasını sağlayan en temel kurumlar olan; muhalefet, yüksek yargı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri ne yapıyor? Yaptıkları tek şey, Erdoğan’ın kurşun askerlerinden farksız şekilde, Erdoğan Rejiminin yok etmeye ant içtiği yüzbinlerin maruz kaldığı zulme, zevkten çıldırmışcasına alkış tutmaktan ibaret.

Bireyin haklarının koruması için anayasa ve yasalarla kendisine birçok görev verilmiş muhalefet, medya, akademi, sivil toplum kuruluşları vs kurumlar, tek bir mağdur için bile kılını kıpırdatmaması karşısında, bireyin, vatandaş olma hakkından vazgeçmesi buna bağlı olarak anayasal sözleşmeden çekilmesi mümkün müdür? Başka bir deyişle, devletin zulmü baş gösterdiğinde, devlet aygıtına karşı bireyin yanında olması gereken kurumlar bile taahhütlerine uymuyor ise bireyin yaptırım gücü nedir?

Burada ara bir tartışma açmak da fayda var:

Doç. Dr. Kemal Gözler, “anayasacılık” akımının ve kavramının ortaya çıkışını, “devlet iktidarının sınırlandırılması ve vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin, devlet karşısında güvence altına alınması isteği” ile izah eder. Çünkü Gözler’e göre, devletin temel organlarının görev ve yetkileri, anayasa tarafından düzenlenirse ve keza vatandaşların temel hak ve hürriyetleri anayasalarda sayılır ve güvence altına alınırsa, bu durum; devletin sınırlandırıldığı ve vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin korunduğu anlamına gelir.

Hobbes’un ve Rousseau’nun, 17. ve 18. yüzyıllarda yaptığı toplumsal sözleşme tanımları, “bireyler arasında bir akitleşme” üzerinedir.  Ama bu tanımlamalar, zamanla anayasal monarşi, liberal demokrasi ve cumhuriyetçiliğin temelini hazırlamıştır. Bugün toplumsal sözleşme tanımlamasının, anayasalar için de kullanılır olmasının sebebi de anayasaların, birey – devlet arasında bir akitleşme hükümleri içermesinden kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak, günümüzde demokratik bir devlet anayasanın iki önemli unsuru vardır: (1) Devletin bireye karşı tahakküm (güç kullanma, yargılama vs) yetkisinin birey lehine kısıtlanması ve (2) devlet – birey arasındaki ilişkide karşılıklı akitleşmenin çerçevesinin düzenlenmesi. Bu sözleşmede bireyin taraf olma ehliyeti, “vatandaş olma hakkı”ndan bazı durumlarda da “salt insan olması”ndan kaynaklanmaktadır.

Tekrar ana konuya dönecek olursak, anayasa ile vatandaşına – bireye taahhüt ettiği evrensel insan haklarından hiçbirine uymayan, bu “ahde vefasızlık” halinde bireyin yanından olması gereken muhalefet, basın vs. kurumların da görevlerine ihanet ettiği bir ortamda, birey ne yapabilir?

Kanımca, bu şartlar altında bireyin başta sivil itaatsizlik olmak üzere her türlü meşru müdafaa hakkı doğmaktadır. Bu hakkın kullanımı, bireysel bazda, vergi ödemeyerek, kamu hizmetine katılmaktan kaçınarak, vicdani redde bulunmak gibi birçok yolla yapılabilir. Ama etkili bir çözüm ya da yaptırım halini alabilmesi için bireysel değil toplumsal bir mücadele yürütmekten başka bir çare de görünmüyor. Bunun bedelini, hak etmeden de olsa zaten fazlasıyla ödedik – ödüyoruz. Artık, peşin ödediğimiz bedelin karşılığını almak için birşeyler yapma zamanı gelmedi mi?

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: