15 Temmuz darbe girişimden sonra, 1960, 1971 ve 1980 darbelerinden sonra başlatılan cadı avının kat be kat fazlasının yaşandığını görünce, belki bir yaraya çare olur diye kendi çapımda bir tespit raporu hazırlamıştım. Tespitlerimi, kamuoyunda itibarı veya siyasi iktidarı etkileme gücü ya da kamuoyu oluşturma kapasitesi olduğunu düşündüğüm beş yüze yakın akademisyen, gazeteci, meslektaş ve siyasetçiye gönderdim. Birçoğundan da oldukça ilginç dönüşler aldım. Bazısı; hukuksal ve toplumsal sorunun bu kadar büyük olduğunun farkında olmadığını söylerken, bazıları da mutlaka yapılması gereken şeylerin olduğunu ama konjonktür gereği kimsenin bu işlere ön ayak olmayacağını söylüyordu. Aynı mahiyette, tespitlerimi ve çözüm önerilerimi içeren bir yazıyı da bu blogda yayımlamıştım.

Gelinen noktada iktidarın has adamlarından Yiğit Bulut da bir yenilenme ve barışma çağrısı yaparken MHP lideri Bahçeli de bir af çağrısında bulunuyor.

İktidarın; genel anlamda terörle mücadele faaliyetlerinde, özel olarak da Gülen Cemaati ile iltisaklı olduğu iddia edilen kişilere yönelik soruşturmalarda yaptığı hataların sonuçları her geçen gün ağırlaşıyor. Bu duruma Ahmet Taşgetiren, Elif Çakır, Mehmet Ocaktan, Aydın Ünal gibi isimler de defalarca dikkat çekmişti.

Kısaca genel tabloya bakarsak; 15 Temmuz’dan sonra 200 binden fazla kişi hakkında terör örgütü üyesi / yönetici olmak iddiası ile soruşturma açıldı. 90 bine yakın kişi tutuklandı. 130 bini aşkın kamu görevlisi ihraç edildi. Kamu ve kamu paylı şirketlerinden de 30 binden fazla kişinin işten çıkarıldığı tahmin ediliyor.

Gelinen noktada artık cin şişeden çıktı. Sözü edilen af, kaçınılamaz bir zorunluluk halini aldı. Bu nedenle kısa süre içinde (adam öldürme suçunun nitelikli halleri, çocuklara karşı işlenen suçlar, cinsel saldırı suçları, uyuşturucu ticareti ve tanımı daha doğru yapılarak terör örgütü yöneticiliği suçları haricinde) genel bir af çıkarılması taraftarıyım.

Neden “genel af” çıkarılması gerektiği aşağıda izah etmeye çalışacağım ama öncelikle samimi şekilde “af değil adalet isteriz” diyenlere bir lafım var. Tabi ki “af” niteliği itibariyle bir “aklanma” değildir. Af, toplumun idare eliyle suçlu veya suç işlediği iddia edilen kişilere sunduğu bir lütuftur. Ama şu da bir gerçekki dünyanın hiçbir toplumunda, tarihin hiçbir evresinde gerçek anlamda bir “adalet” olmamıştır. Bu nedenledir ki, ahiret inancı olan her dinde “ilahi adalet” kavramı kullanılmaktadır. Şu anki Türkiye gerçeğini düşünürsek maalesef “adalet” hiçbir zaman yarım dahi olsa tecelli etmeyecek. Türk yargısı, bugün bir reforma / restorasyona başlayacak olsa ideale yakın bir hukuk sistemin tesisi, maalesef yıllar sürecek. Yargıdaki yaranın temizlenmesi en zor olan. Ama bir af ile en azından binlerce mağdur, ceza baskısından kurtulmuş olacak. Maalesef realite bu!

“Af değil adalet isteriz”ci diğer tayfa ise yurt dışında olup, ceza baskısında olmayanlar. Bu kişilerin bu konuda laf etmeye hakkı yok. İnsanlar ülkeden kaçmak için Meriç’te, Ege’de boğulurken, cezaevinden yüzlerce çocuk varken, insanlar sokakta her polis gördüğünde tedirgin olurken, Gülencilerle hiçbir bağlantısı olmamış insanlar dahi üzerinde baskı hissederken, “af değil adalet isteriz” diyecek en son kişi yurt dışında olanlardır.

halime gülsu
Yeni Halime Gülsu dramları olmaması için de af zorunluluktur 

 

Genel af çıkarılmasının gerekliliğinin iki temel sebebi var:

1. Binlerce hakim ve savcının ihraç edilmiş olması nedeniyle af zorunludur:

15 Temmuz’dan sonra, dört bini aşkın yargı mensubu hukuka aykırı şekilde ihraç edildi. Bu kişilerden medyatik olan küçük bir azınlık dışında hiç kimse için en ufak bir suç eylemi iddiası da olmadı. Bu nedenle bu yargı mensuplarının “mağdur” olduğunu düşünüyorum. Ama HSYK (HSK) bu kişileri ihraç ederken; “yargı mensubu olma vasıflarının olmadığı”nı iddia etti. O zaman şunu söylemek de bizim hakkımız: Bu kişilerin “yargı mensubu olma vasfı yok” ise bugüne kadar yaptıkları yüzbinlerce işlem neden hukuka uygun kabul ediliyor? Örneğin; bir sanık hakkında dava açan savcıda, mahkumiyet kararı veren hakimde, o kararı onaylayan Yargıtay üyelerinde “yargı mensubu olma vasfı yok”sa, o sanık halâ niye cezaevinde? Neden yeniden yargılanma talepleri reddediliyor?

Bu nedenle, bu hakim ve savcıların “yargı mensubu olma vasıflarının olmadığı” iddianızda samimi iseniz, o yargı mensuplarının yaptıkları tüm işlemleri de yok sayıp onların elinin değdiği her olayda yeniden yargılama yapmak zorundasınız. İhraç gerekçenizde tutarlı ve samimi olmanız bunu gerektirir. Ancak bunu yapmak, zaten fazlasıyla ağır bir iş yükü altındaki yargıya en az 2 kat daha yeni iş yükü demek olacak. Bunun altından kalkılması mümkün değil.

Dolayısıyla, toplumsal barışmanın da bir gereği olarak –söz konusu hakim ve savcıların ihraç edilmeye başladığı tarih olması itibariyle– 15 Temmuz öncesi verilmiş olan mahkumiyet kararlarını kapsayacak şekilde bir af çıkarılması zorunludur.

2. 15 Temmuz sonrası yapılan hukuksuzluklar nedeniyle de af zorunludur:

15 Temmuz sonrası terör örgütü üyesi / yönetici olmak iddiası ile hakkında cezai işlem yapılan kişileri dört gruba ayırabiliriz:

  • Darbe teşebbüsünde bulunduğu ve 200’den fazla vatandaşın ölümünden sorumlu olduğu iddia edilen bir grup (Terör Örgütü diye tanımlanabilecek grup),
  • Bürokraside kritik makamlara atanmış, bu makamların gücü ile usulsüz dinleme, sınav sorularının çalınması vs. suçlara karışmış olduğu iddia edilen bir grup (Paralel Devlet diye tanımlanabilecek grup),
  • Toplumun büyük kısmı tarafından desteklenmiş, diyalog, eğitim, hayır işleri ile iştigal etmiş samimi insanlar (Hizmet Hareketi / Cemaat olarak tanımlanabilecek grup),
  • Bu yapıların hiçbirinde yer almamakla birlikte insani / dini / siyasi / mesleki / ticari nedenlerle bu gruptaki kişilerle zaman zaman ilişki içinde bulunmuş insanlar.

Ben III. ve IV. Grubun içinde bulunan kişilerin, ilk iki grubun yaptığı iddia edilen eylemlerden haberdar olmadığı kanısındayım. Bu gruptaki kişiler, Erdoğan’ın tabiri ile “ibadet tabakası”. 15 Temmuzdan önce açılan ve “çatı dava” olarak bilinen davanın iddianamesinde de Başsavcılık şu tespitte bulunmuştu. “Cemaatin inançlı, temiz, bütün işlerini Allah rızası için yapan samimi mensupları kasten bir suça karışmadıkları sürece ceza hukuku alanının dışındadır. Sırf bu harekete mensup olmak cezalandırma için yeterli değildir. Bu harekete destek vermek veya sempati beslemek ya da şirket, okul veya dershanede çalışmak, buralarda bir süre ikamet etmek ceza sorumluluğu doğuran, suç teşkil eden davranış değildir. Soruşturmanın konusu, örgütü fiilen yöneten, örgütün işlediği suçların ne olduğunu bilen ve örgütle ilgili gerçeği öğrendikten sonra bu faaliyet içerisinde devam edip kasten suç işlemeye devam edenleri almaktadır.” Çok yerinde olan bu tespitler, maalesef 15 Temmuz sonrası çöpe gitti ve bir dershanede çaycı olarak çalışan birisi dahi tutuklanabildi.

I. Darbe Girişimi: Darbe girişiminde bulunan kişilerin eylemi, açık bir terör eylemidir. Bu eyleme fiilen ve darbe eylemini bilerek katılmış veya fikren planlamış herkesin terör eylemi kapsamında yargılanması şarttır. Bu kişiler için af çıkarılmasını desteklemiyorum.

II. Usulsüz dinleme, sınav sorunlarının çalınması, siyasi davaların manipüle edilmesi vs. eylemler: Bu eylemlerin TCK ve TMK anlamında bir “terör örgütü eylemi” olarak tanımlanması hukuken sorunlu ancak bir “suç örgütü eylemi” olduğu açıktır. Bu kişiler genel olarak yargı ve güvenlik bürokrasisinde görev yapan kişilerdi. Bu kişilerin yargılanmasını ve suç işlediği sabit olanların cezalandırılmasını istemekle birlikte cezalarının infazında makul bir indirim yapılması gerektiğini düşünüyorum.

III. Medya yayınları, Bank Asya’da hesap açtırmak, okullarda çocuklarını okutmak, Kimse Yok Mu Derneği’ne vs. kurumlara yardım yapmak, sendika üyeliği, gazete / dergi aboneliği, Digiturk / Türksat / Kablo TV aboneliğinin iptali, By-Lock kullanımı ve davalarda avukatlık yapmak gibi eylemler hiçbir şekilde suç eylemi değildir. Ancak bu eylemleri sebebiyle yüzbinden fazla insan hakkında, “terör örgütü üyeliği” iddiası ile işlem yapıldı ve on binlerce insan tutuklandı. Aslında yargının kendi içinde çözmesi ve beraat kararı vermesi gereken bu kişilerin mağduriyetleri, halen devam ediyor. Bu nedenle bu kişileri de kapsayacak şekilde “terör örgütü üyeliği ve üye olmamakla birlikte yardım” suçlarının da af kapsamına alınması bir zorunluluktur.

IV. Diğer bir zorunluluk da “terör örgütü yöneticiliği” kavramının net bir şekilde tanımlanmasıdır. Bir ildeki iddianamede, o ilde 20’den fazla olduğu ifade edilen “sohbet abileri”nden her biri,  örgüt yönetici olarak yargılanmakta ama başka bir ilde “il imamı” olduğu ifade edilen kişi “örgüt üyesi” olarak yargılanmakta. Bir ildeki sendika temsilcisi “örgüt yöneticisi” kabul edilirken, başka bir ilde “sendikal faaliyetlerin suç olamayacağı”na karar verilmekte.

Bu nedenle, yargılanmasının gerekli olduğunu düşündüğüm “örgüt yönetici”sinin net şekilde tanımlanması gerekir? Buradaki temel kriter de ana suçlama olarak iddianamelere giren “Gülen Cemaati’nin iktidarı devirme / devleti ele geçirme ideali”nden haberi olup olamayacağıdır. Eğer yargı birimleri bir kişinin bu ideali bildiğine dair bir tespitte ve delillendirmede bulunabiliyorsa o kişi benim kriterime göre “yönetici”dir. Okuduğum bir iddianameden örnek vereyim. Taşradaki bir okulda çalışan 25 öğretmen hakkında düzenlenen iddianamede 6 kişi yönetici olarak suçlanmakta. Eylem olarak sayılanlar ise; ByLock, Bank Asya, gazete aboneliği gibi konular.

İşin toplumsal boyutu ise daha da kötü

Yukarıda da izah etmeye çalıştığım ve haklarında işlem yapılan kişiler, aileleri ile 600 bin – 1 milyon arası bir gruba tekabül ediyor. Bu kişiler, maalesef toplum tarafından dışlanmakta. Kendilerine de birşey olabileceği korkusu ile sosyal çevreleri tarafından terk edilmiş durumdalar ve kendi “getto”larına çekilmeye zorlanıyorlar. Bu kişilerin sosyal yardım başvuruları dahi reddedilmekte. Kendi aralarında yaptıkları yardım faaliyetleri ise suç kabul ediliyor ve tutuklanıyorlar (Bknz: merhum Halime Gülsu).

Tüm dünyanın benimsediği terörle mücadele yöntemi şu şekildedir: Şiddet suçuna bulaşmış örgüt üyelerinin ve örgüt yöneticilerinin cezalandırılması, herhangi bir şiddet fiili olmayanların ve sempatizanların örgütten uzaklaştırılarak topluma kazandırılması. Ama maalesef devlet bunu yapmak yerine, hiçbir şiddet veya suç eylemi ile ilgisi olmayan kişileri adeta yokluğa / sivil ölüme itmekte.

Tarihimizdeki şu acı tecrübeyi unutuyoruz: PKK; 1980 sonrasında bölgede uygulanan yanlış politikaların mağdur ettiği ailelerle ve bunların çocukları ile taban bulmuştu. Şu an maalesef karşımızda marjinalleşmeye veya en azından devletine düşman edilmeye itilen yaklaşık 1 milyon kişi ile karşı karşıyayız. Bu kişilerin çocukları ileride büyüdüğünde her türlü manipülasyona açık olacaklar. Okullarında dışlanan, arkadaşları tarafından parmakla işaretlenen, ailesi tutuklu veya işsiz ya da en azından “FETÖ’cü” şeklinde damgalanmış, devletin diğer vatandaşlarına sunduğu hizmetlere ulaşması engellenen, umutsuz ve sorunlu bir nesil yetiştiriyoruz. Bu tablo en az 15 Temmuz gecesi kadar acı bir tablo.

Bu nedenle, gerçekten bir toplumsal barış ve yenilenme isteniyorsa af zorunluluktur. Eğer anayasada düzenlendiği şekli ile bir af düşünülmüyorsa en azından “Rahşan Affı” olarak bilinen alternatif çözüm de bu soruna, kısmen de olsa merhem olabilir.

Kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen, belli suçlar istisna tutularak, belirli bir süre soruşturmaların / kovuşturmaların / kesinleşmiş mahkumiyetlerin infazının ertelenmesi yöntemi uygulanabilir. Örneğin 5 yıl boyunca yine belli suçlar istisna edilerek (Darbe, adam öldürme, cinsel suçlar, çocuklara karşı işlenen suçlar vs) hukuki süreç ertelenir. Bu 5 yıl içinde bu kişiler başka bir suça bulaşmazlar ise bu soruşturma dosyaları da kapatılır. Bu durum da bir çözümdür. Bu yöntemde, devlet cezalandırma hakkından vazgeçmediği gibi kişiye ikinci bir şans da sunmaktadır.

Başta da dediğim gibi. Artık cin şişeden çıktı. Bu konuda hem mağdurları hem de kamuoyunu tatmin edecek dengede bir çözüm üretilmesi hem toplumsal hem de hukuksal bir zorunluluktur.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: