Daha önce bu blogda yayınladığım “Af Çıkarılması Zorunludur” başlıklı yazı, en çok okunan yazılarımdan biri olduğu gibi aynı zamanda en çok “geri dönüş” alan yazı oldu. Geri dönüşlerin çok büyük kısmı özetle, söz konusu yazının, “mağdur durumda olan kişilerin duygularının genel olarak yansıtıldığı bir yazı” olduğu şeklinde. Ama ben iş bu yazıda, Gülen cemaati mensubu olduklarını sandığım okurlardan gelen eleştirilere cevap vermeye çalışacağım. Ayrıca; bu ve önceki yazıya itirazı olup görüşlerini paylaşmak isteyenlere de blogum açıktır.

Gelen eleştirileri kabaca beş başlık altında değerlendirebiliriz.

1. Adil yargılama talebinde bulunanlar: Bu talebin %100 haklı ve insani bir talep olduğunu kabul etmekle birlikte, bu yönde talepte bulunan kişilerin fazlasıyla romantik ya da sürreal bir iklimde olduklarını düşünüyorum. Sebeplerini kısaca anlatmaya çalışayım. Adil yargılama için asgari şu şartların oluşması gerekmektedir:

  • Adalet duygusuna inanmış ve bu kavramı korumayı görev edinmiş bir siyasi irade,
  • Adalet duygusuna inanmış ve bu kavramı mesleğinde tek amaç olarak görev edinmiş yargı mensuplarının hakim olduğu bir yargı sistemi,
  • Toplumda adalet duygusunun yerleşmesini sağlayacak bir mevzuat sistemi.

Bu şartları kısaca irdeleyecek olursak;

  • Şu an iktidardaki Erdoğan Rejiminin “adalet duygusuna inanmış ve bu kavramı korumayı görev edinmiş bir siyasi irade” olmadığı zaten izaha muhtaç olmayan bir tespittir. Peki siz, yakın vadede “siyasi irade” olma olasılığına sahip adaylar içinden, hangisinin “adalet duygusuna inanmış ve bu kavramı korumayı görev edinmiş” bir niteliği olduğuna inanıyorsunuz? Örneğin Muharrem İnce’nin veya Meral Akşener’in, Cumhurbaşkanı seçilirse, genel olarak “adalet”e uygun bir yönetim sergilese bile özelde salt “Gülen cemaati mensubu” oldukları için mağdur edilmiş insanlar için de “adalet” sağlayacağına ikna oldunuz mu? İnce ve Akşener’in şimdiye kadarki konuşmalarından ben böyle bir izlenim edinemedim. Her iki adayın zihniyetini yansıtması bakımından önemli gördüğüm basit bir tespiti söyleyeyim: Her iki aday da “Bank Asya yöneticisini SPK Başkanı yaparken, Bank Asya’ya para yatıranları neden tutukluyorsun” demiyorlar; “Bank Asya’ya para yatıranları tutuklarken, Bank Asya yöneticisini neden SPK Başkanı yapıyorsun” diyorlar. Bu iki cümle arasındaki fark; her iki adayın da “Gülen cemaati mensubu” olduğu için mağdur edilmiş insanlara yaklaşımlarını da ortaya koymaktadır. Diğer yandan, her iki aday da 15 Temmuz sonrası oluşan mağduriyetleri konu etmekten ziyade, “AKP-Cemaat ilişkisi” veya “Kimin FETÖ’cü olduğu/olmadığı” konusu üzerinden siyaset yapmayı tercih ediyorlar. Bu nedenle yakın vadede bu topraklarda; “adalet duygusuna inanmış ve bu kavramı korumayı görev edinmiş bir siyasi irade”nin mevcut olacağına inanmıyorum.

 

  • 20 yıla yakın meslek hayatımdaki tecrübelerime göre benim gözümde yargı mensupları dört gruba ayrılır. (I) Mesleğin hakkını korkusuzca yerine getirenler, (II) Mesleğin hakkını yerine getirmek isteyen ama kişisel korkuları nedeniyle konjonktüre göre hareket edenler, (III) Her daim kişisel menfaatleri uğruna mesleğine ihanet edenler, (IV) Mesleğini siyasi bir kavganın silahı, kendisini siyasetin bir askeri olarak görenler. Yine tecrübelerime göre ilk grupta yer alanlar her daim azınlıkta kalırken, III. ve IV. gruptakiler her daim ezici çoğunluğa sahip oldular. Böyle bir yargı sistemi içinde “adil yargılama ilkelerine” bağlı kalan bir yargı mensubunun karşınıza çıkma ihtimali çok düşük. Ayrıca bir an için siyasi iradenin “adalet”e inanmış kadrolardan oluştuğunu düşünsek bile yargı sisteminin, kendisi gibi düşünmeyen siyasi iradeye nasıl ayak dirediğini veya yargı içindeki hiziplerin nasıl mücadele verdiğini, Anayasa Mahkemesi kararını bile uygulamayan partizanları, bu ülkede defalarca gördük. Bu nedenle yakın vadede bu topraklarda; “adalet duygusuna inanmış ve bu kavramı mesleğinde tek amaç olarak görev edinmiş yargı mensuplarının hakim olduğu bir yargı sistemi”nin mevcut olacağına da inanmıyorum.

 

  • Adil yargılama için yerine getirilmesi hem en kolay hem de en zor asgari şart da toplumda adalet duygusunun yerleşmesini sağlayacak bir mevzuat sistemidir. Eğer yukarıdaki iki şart yerine gelirse bu şart da en kolay ve hızlı şekilde yerine getirilir. Hatta bu mümkün olmasa bile yargı sistemi, özgürlükçü yorum ve yaklaşımları ile bu sorunu aşabilir. Ancak De Gaulle’ün de dediği gibi “teröristin tanımını otorite sahipleri belirler.” Bu nedenle de siyasi iradenin ve yargıyı siyaset malzemesi olarak kullanan yargı mensuplarının elinde, kullanışlı ve istedikleri gibi eğip bükebilecekleri yasaların olması gerekir. Dolayısıyla yakın vadede, bugünkü mağduriyetlerin temelinde yatan TCK m. 312’nin değiştirilmesini ve Kanunlaşmış OHAL KHK’larının kaldırılmasını beklemek pek olası görünmüyor.

Bu bağlamda bana göre; adil bir yargılama ile adalete ulaşma arzusundaki mağdurların, mevcut siyasi aktörler, mevcut yargı sistemi ve mevzuat ile bu arzularına ulaşmaları mümkün görünmüyor. Uzun vadede tabi ki bu mümkün olabilir ama o zamana kadar da on binlerce insan, almış oldukları haksız hapis cezalarını çekmiş olacaklardır. Ayrıca şunu da unutmayalım; bu topraklarda devran döndüğünde veya siyasi iklim değiştiğinde, önceki dönemlerin zalimlerinden hesap sorulduğu dönemler olmuştur ama mazlumlara haklarının tam olarak iade edildiği bir uygulama hemen hemen hiç olmamıştır. Yakın tarihe bakacak olursak, 90’lı yıllarda Kürtlere yönelik zulmün aktörlerinden zaman içinde hesap sorulmuş ama köyleri yakılan, mallarına çökülen vatandaşların zararlarının giderilmesi neredeyse hiç olmamıştır.

 

2. Yaptığım sistematiği eleştirenler: Gülen cemaati ile iltisaklı olduğu için yargısal sürece muhatap olan kişileri de gruplara ayırmıştım. Buna karşı çıkanları anlayamıyorum. Tek eylemi –ki suç değildir– öğretmenlik yapmak olan, Bank Asya’ya para yatırmak olan vb. bir kişi ile darbe gecesi Akıncı Üssünde yakalanan sivilleri aynı kefeye koymak nasıl mümkün olabilir? Veya kurban bağışlamış bir hacı amca ile usulsüz dinleme iddialarına muhatap olmuş bir emniyet müdürü aynı mıdır? Hakkında doğru veya yanlış çeşit çeşit iddia bulunan Zekeriya Öz ile mesleğe başlayalı daha 2 ay olmuş bir savcıyı bir mi tutmalıyız? Burada bu kişiler için bir suç kabulu veya iddiasında da bulunmuyorum. Sadece hakkında somut bir suç eylemi iddiası olan kişiler ile hiçbir suç eylemi iddiası olmayan kişileri kategorize ediyorum. 

3. “Cemaat sütten çıkmış ak kaşıktır”cılar: Bu konuda daha fazla bir şeyler yazmak benim açımdan faydasız ve gereksiz bir tartışma olacak. Ama şunu söylemek isterim. Gülen cemaati; bu topraklardan ve bu toplumdan çıkmış bir yapıdır. Bu nedenle, bu toprakların ve bu toplumun bazı hastalıklarını bünyesinde taşımaktadır. Dışarıdan bir göz olarak diyebileceğim şudur; bu hastalığın tezahürlerini, kurumsallaşma-yapılanma anlamında olduğu kadar bireysel olarak da görmekteyiz. Buna ilişkin daha sağlıklı tespitler zaten son dönemde fazlasıyla yazılır hale geldi. Bu konuyu tartışmak bana düşmez.

4. Yurt dışında yaşayanlara yönelik sözlerimi eleştirenler: Yazıdaki söylemimin bazı kişiler tarafından; “yurt dışındakiler mağdur değil – konuşmasın” şeklinde anlaşıldığını fark ettim. Yurt dışına çıkanlarda, içeridekiler gibi tutuklanma baskısı yok. Onların da türlü sorunlarının olabileceğini tahmin edebiliyorum ama en azından sokakta polis gördüklerinde tedirginlik yaşamalarını gerektiren bir ortam yok. O nedenle onların “af değil adalet isteriz” söylemini, Türkiye’de yaşanan boğucu realiteyle uyumlu bulmuyorum. Yine böyle bir tartışmada öncelikli söz hakkının, Türkiye ortamını yaşamak zorunda kalanlarda olduğuna inanıyorum. 

5. Söz konusu yazım sebebiyle benim kancıklık yaptığımı, kahpe olduğumu, kripto AKP’li olduğumu söyleyenler de oldu. Bir insan, hayatında hiç görmediği birisine neden hakaret eder? Bir insan, beğenmediği bir yazı veya düşünce sebebiyle hakaret etmeyi nasıl akıl eder? Hakaretlerini kendilerine iade ediyorum.

indir
15 Temmuzdan sonra açılan soruşturmalar nedeniyle halen cezaevlerinde 40 bine yakın tutuklu bulunmakta

Sonuç olarak; benim yaklaşımımı pragmatist bulabilirsiniz ama ben ise realist olduğumu düşünüyorum. Buradaki hareket noktam şu: Bireyin sahip olduğu temel hak ve özgürlükler arasında sistematik bir hiyerarşi tanımlanmış değil. Ancak bu hak ve özgürlükleri; “Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi” sistematiği bakımından incelediğimizde şöyle bir sıralama ortaya çıkıyor: Yaşam Hakkı, Çalışma-Geçinme Hakkı, Hukuki Güvenlik Hakkı, Mülkiyet Hakkı vb., Düşünce ve İfade Özgürlüğü, Basın Özgürlüğü vb., Eğitim Hakkı, Sosyal Güvenlik Hakkı vb., Seçme-Seçilme Hakkı, Dilekçe Hakkı vb.

Bugün Türkiye’de yaşam hakkı ihlaline varan boyutlarda uygulamalar yapılıyor. İzolasyonun ve stigmatizasyonun bir sonucu olarak da mağdurlar, çalışma-geçinme hakkına ulaşma sorunu yaşıyor. Diğer hak ihlallerinden önce yaşam hakkına ve çalışma-geçinme hakkına dair sorunların aşılması için öncelikle mağdurların hukuki güvenliklerini sağlayacak bir çözüm bulunması şart. Bir beraat kararının dahi halen işe yaramadığı bir iklimde “adalet”i bulmak, çölde bir şelale bulmaktan farksız bir beklenti. Bunun için en yakın ve olası çözüm af çıkarılmasını sağlamak.

Af söylemi artık cezaevlerine girdi. Bu bir virüs gibidir. Bu virüs her zaman ve mutlaka sonuca ulaşır. Bugün iktidar “gündemimizde değil” dese de bu af er ya da geç mutlaka çıkacak. Bu saatten sonra yapılması gereken; TCK m. 312 iddiasıyla tutuklama tedbiri /  tehdidi ya da ceza tehdidi altında olan insanları kurtaracak bir çözümün de bu af uygulamasına dahil edilmesini sağlamak. Gerçeklik algısından kopmadan, ulaşılabilecek maksimum faydayı hedefleyerek, bunun için toplumsal bir farkındalık oluşturacak bir inisiyatif oluşturmak gerekmektedir.

İlla ki “ben af değil adalet istiyorum” diyenlere de alternatif her zaman oldu. Af kanunlarında genelde “yargılanmak isteyenler”e yargılama yolu açık bırakılır. İsteyen yargılanmayı seçebilir.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: