17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları ile Türkiye, otoriterleşme sürecine başka bir deyişle dinci ve milliyetçi faşist bir rejime evrilme sürecine girmiştir. Bu süreçte Erdoğan Rejimi yanlısı olmayan her kesim az ya da çok rejimin baskısı altında ezildi, ezilmeye devam ediyor. Özellikle 15 Temmuzdan sonra bu baskı, sistemli bir şekilde ve dünya tarihinde eşine az rastlanır bir yoğunlukla, Gülen Cemaati mensuplarına yöneldi. Geçtiğimiz yıllarda, Gülen Cemaati elitleri diyebileceğimiz kişiler tarafından, özellikle sosyal medyada yoğun şekilde dile getirilen “Erdoğan rejimi gidecek, zulüm ve imtihan süreci bitecek” sloganı, şimdilerde ise oldukça mahcup şekilde dile getiriliyor. Bu kişilerin Twitter paylaşımlarında, ciddi bir geri adım atış ve mahcubiyet görülüyor. 

Peki Erdoğan rejimi neyi temsil ediyor ve gider mi?

Başta Amerikan eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ve tarihçi Timothy Snyder olmak üzere pek çok Batılı aydın, “dünyada yeniden sağcı faşist bir dalganın yükseldiğini, 2008 ekonomik krizini tam olarak atlatamayan ülkelerde ekonomik refahı yükselmeyen kitlelerin güçlü lider arayışına girdikleri ve bunun da başka ülkelerde de Trump gibi yeni liderlerin seçilmesine yol açabileceği”ne dair kaygılarını ifade etmekteler. Albright daha da ileri giderek bugün Dünya’nın, ikinci Dünya Savaşı öncesininin sosyal ve siyasal şartlarına benzer bir noktaya gittiğini iddia etmektedir.

Synder de ayrıca, Putin ve Rusya’nın 2011 yılında Avrupa Birliği ve Batı Bloğu’nu parçalama, istikrarsızlaştırma siyasetini uygulamaya koyduğunu, Suriye ve mülteci krizinin de yardımıyla bu siyasetin şimdiye kadar oldukça başarılı olduğunu savunmakta.

Bugün Avrupa Birliği, birlik-dışı, birlik-içi ve blok-içi sorunlara boğuşmakta. Kısa örneklemek gerekirse;

  • Suriye ve Ukrayna krizleri (birlik-dışı),
  • Brexit’in uygulama ve yöntem sorunları, Polonya’da, Macaristan’da, Romanya’da ve İtalya’da yapılan anti-demokratik yasalar ve uygulamalar, mülteci sorunu, İtalya ile yaşanan bütçe sorunu (birlik-içi),
  • Tarifeler krizi, NATO’nun finansmanı krizi (blok-içi).

Avrupa Birliği bu ihtilafların üstesinden gelmek zorunda. Çünkü mevcut durumun, Avrupa Birliği’ni oldukça zorladığını, sorunları çözme yükümlülüğünün de sadece Almanya ve Fransa’nın üzerine yıkıldığını söyleyebiliriz. Bir yandan da Merkel’in mevcut dönemi sonunda dün aktif siyasetten ayrılacağını açıkladığını ve Macron’un toplumsal desteğinin % 20’lere düştüğünü unutmayalım.  

Dünya siyaseti, “mümkün tek yönetim modelinin demokrasi olduğu”na dair AGIT deklarasyonunu, Berlin Duvarı’nın yıkılması akabinde Rusya’nın bile imzaladığı bir noktadan, Trump’un kendisini protesto eden seçmenleri, “Soros’tan maaş alan provokatörler”, medyayı halk düşmanı olmakla suçladığı, Avrupa Birliği üyesi ülkelerde gazeteci suikastlarının düzenlendiği, Çin’de Jinping, Rusya’da Putin’in, ömür boyu ülkelerini yönetmesini mümkün kılan düzenlemeler yaptığı bir noktaya savrulmuş durumda. Batılı aydın ve hukukçular sıklıkla Neo-liberalizm, robotik ve yapay zekanın kendi faşizmini üreteceğine dair endişeleri dile getirmekteler.

Belki de 1989 yılında başlayan ve liberal demokrasinin mutlak hakim olduğu dönem sona erdi. İki binli yılların öncesinde, endişeli şekilde il-liberal demokrasi tezini ileri süren ve tezinin ispatlandığını da daha dört yıl önce örnekleri ile anlatan Fareed Zekeria, bu oksimorondan geri dönüşün de ancak bir küresel bir kırım ya da kırılma ile mümkün olacağını öngörüyor. 

rte
Erdoğan bu hafta, Türkiye’nin yakın coğrafyasının en güçlü liderlerini ağırladı

Fransız siyaset bilimci Olivier Roy‘a göre de il-liberal demokrasi uygulamasının en yeni örnekleri; Rusya, Türkiye ve Macaristan. Maalesef yükselmekte olan ve Macaristan lideri Orban’ın da övünçle kullandığı il-liberal demokrasi trendi karşısında Avrupa Birliği ve demokratik dünyanın zaafiyeti, Erdoğan gibi liderlere verimli bir yaşam alanı sunmakta. Uluslararası siyasi manzara yanında Türk iç siyasetinin mevcut durumu da AKP-Erdoğan’ın lehine. 

Mevcut şartlarda Türkiye’de iktidar değişikliğinin olası olmadığını söylemek pek de iddialı bir söylem olmayacaktır. Bunu görmek, superlative beklenti ve talepler yerine rejimin kurbanları rahatlatacak en azından hürriyetlerine kavuşmalarını sağlayacak çözüm yolları aramak hem Gülen Cemaati elitinin ve hem de demokratlık iddiasında bulunun her kesimin görev ve sorumluluğundadır.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: