Takipçilerimden Eren Fahrettinoğlu tarafından gönderilen bu yazı benim de ilgimi çektiği için blogumda yayınlıyorum.

Gazeteci yazar Ahmet Dönmez’in kendi internet sitesinde yayınladığı 9 Kasım 2018 ve 10 Kasım 2018 tarihli  yazıları nedeniyle meydana gelen gelişmeler ve bu yazıya gösterilen tepkiler bu yazımızın konusunu oluşturmaktadır. Konuyla ilgili değilseniz ve adı geçen yazarı tanımıyorsanız, birazdan okuyacaklarınız size yabancı gelebilir. Yazılarda bahsi geçen olay ya da planlanan eylem kendi çapında münferit, hatta birçok insan için ilgisiz bir konu olarak görülse dahi, sadece tasarı olarak bile insanı dehşete düşürecek cinstendir. Hatta sosyal medyada bu plan için yeni ’15 Temmuz Kumpası’ diyenler de olmuştur. Gerçekleşmemesi ve deşifre olması amacıyla Gülen Cemaati tarafından belki de tarihinde ilk defa resmi olarak yapılan açıklamanın planı ne ölçüde akamete uğrattığı henüz tam olarak bilinemese de, bundan böyle cemaatin yeni ve farklı bir faza geçtiğini söylemek mümkündür.

Konu kısaca şudur; Ahmet Dönmez güvenilir kaynaklardan aldığını söylediği bir bilgiyi internet sitesindeki yazılarında paylaşmıştır. Bu yazılarda Cemaate yeni bir kumpas kurulduğu, derin devletle bağlantılı Cemaat içinden ve Gülen’e yakın isimlerden birinin veya birilerinin manipülasyonu ve kışkırtmasıyla cezaevlerinde isyan çıkartılacağı, Cemaate mensup bazı tutuklu/hükümlülerin bu isyana katılmasının öngörüldüğü, böylece bir kısım medyanın da desteğiyle önceden planlanmış senaryo gereği yaratılan kaos ortamında galeyana gelen halk ile birlikte güvenlik kuvvetlerince cezaevlerine yapılacak müdahalelerde çok sayıda Cemaat mensubunun öldürülmesinin planlandığı hususları yer almaktadır. Ahmet Dönmez, kendisine gelen bu bilginin üst düzey bir Cemaat mensubu tarafından doğrulandığını, hatta eylemi içerden planlayan kişinin ‘Sezai’ kod ismiyle bilinen bir kişiye ait olduğunu özellikle vurgulamıştır.

Bunun üzerine Cemaat tarafından, “Alliance for Shared Values” adlı kuruluş eliyle kamuoyuna açıklama yapılmıştır. Cemaatin böyle bir plana dahil olmasının ve böyle bir eylem planlaması yapmasının hiçbir şekilde söz konusu olamayacağı açıkça ve net bir şekilde vurgulanmıştır. Diğer bir anlatımla, komplonun varlığından haberdar olunduğu deklare edilerek, böyle bir eylemin cemaatin yerleşik ilke ve prensipleri hiçbir şekilde bağdaşmayacağı ve bunun mümkün olamayacağı, mensuplarına ve kamuoyuna ilan edilmiş bulunmaktadır.

Bu duyurunun Cemaatin resmi açıklaması olduğu açıktır, aksi yönde bir açıklama ya da bilgi gelmemiştir. Ayrıca kullanılan üslup ve içerik olarak da Cemaatin geleneksel söylemine uygun bir dil kullanılmıştır. Başlangıçta Dönmez’in yazısı üzerine sosyal medyada onu fitneci ve hain olmakla itham etmeye kadar varan bir dille karalayan bazı kimselerin bu gelişme üzerine neler hissettiği merak konusu olsa da, olayın kendi içerisinde bir prototip olması çok daha fazla önem taşımaktadır.

Özetle, Ahmet Dönmez’in muhtemel komployu cesurca ve açık yüreklilikle deşifre etmesi birilerini harekete geçirmiş, işin ne kadar vahim sonuçlara yol açabileceği düşünülerek resmi bir açıklama yapılmış ya da yapılmak zorunda kalınmıştır. Özellikle 15 Temmuzdan sonra kitlesel suçlamaya ve postmodern bir soykırıma maruz kalan Gülen Hareketi/Cemaatinin bundan sonra böyle bir uyarıyı görmezden gelme lüksü artık yoktur. Erdoğan’ın büyük bir hınçla icra ettiği, kurgusu ülkedeki derin yapı tarafından hazırlanmış uluslararası bu proje ya da çok bilinen adıyla bu ‘süreç’ devam ettiği müddetçe benzer nitelikteki saldırıların ve komploların gerçekleşme ihtimali yüksektir. Zira olay artık suç işlemiş ya da suça bulaşmış birilerini adil bir şekilde yargılayıp cezalandırma amacının çok ötesine geçmiş, ceza hukukunun ”suç ve cezaların şahsiliği”, ”masumiyet karinesi”, ”şüpheden sanık yararlanır” gibi evrensel ilkeleri belirsiz bir süre rafa kaldırılmıştır.

.
Ahmet Dönmez’in bahsettiği iddia, Türk medyasında darbe planı olarak pazarlanmıştı

Ahmet Dönmez’in uyarısı, Said Nursi’nin risalelerinde geçen bir benzetmeyi çağrıştırmıştır. Said Nursi bir eserinde[1], bir müminin yaptığı bir hata veya işlediği günah nedeniyle başka bir kardeşi tarafından uyarılmasını, koynunda akrep olduğu halde bunun farkında olmayan birinin uyarılmasına benzetmektedir. Said Nursi’ye göre böyle bir durumda nasıl akrebin varlığını söyleyen kişiye kızmak mümkün değilse, iyi niyetle yanlış bir davranışın düzeltilmesi amacıyla yapılan hatırlatmalara da kızılmaması gerekmektedir. Nursi’nin bu önermesi dini referanslı olmasının yanı sıra aynı zamanda tamamen insani ve doğal ahlaki bir temele de dayanmaktadır.

Bu olay değişik tepkilerin yanı sıra ister istemez bazı sorgulamaları da beraberinde getirmiştir. Gülen Cemaatinin 17/25 Aralık’tan sonra hedef tahtasına konulduğu, sistematik ve gittikçe artan bir şekilde baskıya maruz bırakıldığı herkesin malumudur. Çok uzak sayılamayacak bir geçmiş olması nedeniyle kolayca hatırlanacaktır; 15 Temmuzdan sonraki kadar yoğun olmasa da o dönemde Gülen Cemaati mensupları hakkında hemen her yerde adli takibat başlatılmıştı. İnsanlar giderek artan bir şekilde gözaltı ve tutuklama işlemlerine maruz kalıyorlardı.

Devletin neredeyse bütün imkanları seferber edilmiş ve bizzat Erdoğan’ın ifadesiyle ülke çapında ‘cadı avı’ başlatılmıştı. Bu süreçte yapılanlara en büyük destek Erdoğan/AKP tarafından dizayn edilmiş yazılı ve görsel büyük bir medya topluluğu tarafından veriliyordu. Zira başka türlü kamuoyu oluşturmak çok zor hatta imkansızdı. Bu amaçla yandaş medyanın tamamı hemen her gün yaptıkları haberler, attıkları başlıklar, köşe yazıları ve özellikle canlı yayınlanan tartışma programlarıyla Cemaate karşı yürütülen mücadelenin (!) medyaya düşen kısmını yerine getiriyordu. Bunun kamuoyu üzerinde, özellikle AKP’nin seçmen kitlesi nezdinde çok büyük etkisinin olduğu bu arada yapılan seçimlerde kendini göstermişti. Kısaca Erdoğan ve ekibi Cemaati yok etme uğruna ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar ve bunun için de sonuna kadar gitmeye oldukça kararlı görünüyorlardı.

Bütün bunlar yaşanırken bir taraftan da 2015 yılından itibaren Oda TV, Aydınlık ve havuz medyası pek çok kez “Gülenciler darbe yapacak” şeklinde haber ve köşe yazıları yayınlıyordu. Konuyla ilgili son olarak Türkiye Gazetesi’nde Fuat Uğur[2] ve Yeni Şafak’ta Hüseyin Likoğlu[3] bazı nedenler ileri sürerek 2016 yazında cemaatçi bir darbe olabileceğini iddia etmişlerdi. Diğer bir anlatımla, 15 Temmuz’un kilometre taşları yavaş yavaş döşeniyor, olayı planlayan derin güçler tarafından ayrıca böyle bir psikolojik harekât da yürütülüyordu. Özel harp yöntemleriyle planlandığı artık açık bulunan “askeri kalkışma” için kamuoyu negatif bir şekilde önceden hazır hale getirilmeye çalışılıyordu. Detayları çok fark edilemese de daha büyük çaplı ve etkisi uzun sürecek bir operasyonun planlandığını görmemek mümkün değildi.

Bu süre içerisinde hala Cemaat tarafından çıkarılan ulusal gazeteler (Yeni Hayat, Yarına Bakış, Millet) vardı ve birkaç televizyon kanalı ve yerel radyolar da yayın yapıyordu. El konulan Zaman Gazetesinin yazar kadrosunun neredeyse tamamı yeni gazetelerde yazılarına devam ediyor; iktidarın yaptığı uygulamaların yanlış olduğunu, ülkenin başka bir mecraya doğru sürüklendiğini anlatmaya çalışıyorlardı.

Bu gelişmeler yaşanırken, yani bir kısım havuz medyasında Cemaatin askeri darbeye hazırlandığı ince ince ve manipülatif bir şekilde işlenirken, Cemaat medyası tarafından konu hiç gündeme getirilmemiş, bu belirtiler olmasa bile aslında böyle bir süreçte karşılarındaki gücün bu yola başvurabileceği hiç düşünülmemişti. Hemen her güncel konuda yorum yapan Gülen ve Harekete bağlı medya bu iddialara sessiz kalmış, son olayda olduğu gibi mensupların ya da gönüllülerinin olası böyle bir harekete katılmalarının söz konusu dahi olamayacağı yolunda basit ama çok önemli bir açıklama yapılmamıştı. Oysa bu haberler ile kamuoyu cemaatçi darbe fikrine hazırlanmış ve belki de cemaat içine sızdırılan provokatör ajanlar veya devşirilenler vasıtasıyla 15 Temmuz sahnelenmişti. Ama pek çok kez “uyun-u sahire” (uyanık göz) olmayı telkin eden Gülen, bu konuda gerekli tedbir ve inisiyatifi ne yazık ki alamadı.

Üstelik İsveç merkezli Stokholm Center for Freedom (SCF) adlı kuruluşa 15 Temmuzdan yaklaşık bir yıl sonra Gülen tarafından verilen röportajda[4], Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın uzun zamandır bir darbe hazırlığı içinde olduğu, buna matuf ciddi çalışmalar yapıldığını duyduğu şeklinde bir açıklaması da bulunmaktadır.

Geçmişi geri getirmek ve zamanı geriye sarmak mümkün değildir. Aksi olsaydı, yani şimdi olduğu gibi o zaman da bu belirtiler ya da daha yerinde bir deyimle bu uyarılar dikkate alınarak gerekli kamuoyu açıklamaları yapılsa, önlemler alınsa hatta basın yayın yoluyla konu dış dünyaya duyurulsaydı neler olabileceği konusunda elimizde mutlak bir ölçü yoktur. Diğer bir anlatımla, bu durumda da böyle bir tiyatro hiçbir şekilde oynanamazdı deme imkânımız yoktur. Ancak tamamen kurgu bile olsa sosyal ve siyasal olayların mutlaka birden fazla nedeninin olduğu ve her halükârda birden fazla sonuç doğurduğu gerçeği göz önüne alındığında, 15 Temmuz’un bu şekilde sahnelenmesinin ya da en azından bu kadar büyük bir yıkıma sebebiyet vermesinin de mümkün olamayacağını rahatlıkla söylemek mümkündür. Zira 15 Temmuz öncesi dönem, Cemaatin hala kamuoyu ile bir şekilde temas kurabildiği, mensupların ağır aksak işlese de idari yargıda açtıkları davalarda hakkını arayabildiği ve ceza davalarında etkili savunmaların yapıldığı bir dönemdi. Bu safhaya kadar Cemaat önce ‘paralel devlet’, sonra ‘terör örgütü’ nitelemesi ile suçlansa da ‘silahlı terör örgütü’ olarak isimlendirilmemişti. Dolayısıyla henüz yıkılmamış ve elindeki küçük imkanlarla bile olsa kendini savunan ve varlığını devam ettirmeye çalışan sosyal bir grup vardı.

Bizzat havuz medyası tarafından defalarca gündeme getirilen bir konu olmasına rağmen, üstelik yaşanan sürecin devam edeceğinin belli olduğu bir siyasal ve sosyal zeminde bu tutumu açıklayabilmek mümkün değildir. Buna rağmen bu yeni açıklama ilk defa ciddi bir iddianın kabul edilmesi ve bunun dünyaya ilan edilmesi sebebiyle çok önemli bir başlangıç olarak kabul edilebilir. Sorunun temelinde Cemaatin eleştiri ve sorgulamaya kapalı olarak varlığını devam ettirmeye çalışan bir yapı olması yatmaktadır. Bütün dünyaya yayılmış, güçlü bir network ve iletişim ağı bulunan; eğitim, iş dünyası, medya gibi birçok etkili alanda faaliyet gösteren ve uzun zamandır eğitime yaptığı yatırımlar nedeniyle geniş bir yelpazede çok sayıda insan yetiştirmiş bulunan bu Hareketin artık yeni bir formata geçme zamanı çoktan gelmiştir. Eski ile yeniyi yönetmek muhaldir.

Bu son olay herhalde şunu öğretmiş olmalıdır; demek ki istenilince oluyormuş, hiç de zor değilmiş… 15 Temmuzdan önce sadece üç dört gün yüksek sesle bağrılsa, planlar şimdi olduğu gibi kararlılıkla deşifre edilse belki de bugün bambaşka bir ülkede yaşıyor olabilirdik. Yaşanan acılardan ne ölçüde ders alındığını zaman gösterecek!… Şimdi bu gelişme ya da doğru tavır çok küçük de olsa bir umut ışığı olarak değerlendirilebilir.

[1]Mektubat, 16. Mektup

[2]Fuat Uğur’un Türkiye Gazetesinde yayımlanan 02.04.2016 ve 21.04.2016 tarihli yazıları

[3]Hüseyin Likoğlu’nun Yeni Şafak Gazetesinde yayımlanan 27.06.2016 tarihli yazısı

[4]http://www.stockholmcf.org

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: