Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın savcısı olduğu Ergenekon ve Balyoz davaları, 10 yıldan fazla bir süre sonra beraat kararı ile sonuçlandı. Zamanında Türkiye’nin askeri vesayet ile hesaplaşması ve  derin devleti tasfiye etmesi için bir umut olarak görülen bu davaların sona erdiği zaman diliminde, karşımıza çıkan manzara şöyle: “Parti Devleti” haline gelmiş bir AKP, yeni vesayet merkezi olarak TSK’nin yerini alan Milli İstihbarat Teşkilatı, köleleştirilmiş bir yargı erki, yeniden hortlayan işkence ve zorla kaybetme pratiği. 

Bu davaları zamanında hararetle savunmuş kesimler, “AKP’nin yolsuzluklarını örtmek için Ergenekon ile anlaştığını” ve davaların bu şekilde AK-landığını savunuyor. Bu izahat belirli ölçüde doğru olsa da bu tablonun tek sorumlusu ya da bu sürecin tek aktörü AKP değildi.

Görmezden gelmek istenilse de bu soruşturma ve davalar, halkın değil AKP’nin desteği ile başlatılmıştı. Yargı sürecinin aktörleri, siyasal iktidar ile ittifaklarını, bu davaların meşruiyeti ya da sürdürülebilirliği için yeterli görmüş, soruşturma ve dava süreçlerine toplum vicdanının kabul etmeyeceği başka maslahatlar enjekte etmekten de geri durmamışlardı. Bugün şikâyet edilen, gizli tanık müessesinin hoyratça suistimal edildiği bir dava idi Ergenekon. Semdin Sakık, Osman Yıldırım gibi asla güvenilemeyecek kişilerin gizli tanık olduğu, daha da kötüsü bir Cumhuriyet savcısının (Efe) başka bir Cumhuriyet savcısına (İlhan Cihaner) karşı gizli tanık yapıldığı bir dava idi.

Öyle güvenilmez tanıklar idi ki, onlardan gizli tanık Efe (Bayram Bozkurt), 15 Temmuz sonrasında açılan, Ahmet Altan’ın hukuk pornosu olarak tanımladığı davalarda da yüzlerce kişi aleyhine tanıklık yapmakta, hukuk pornosunun fahişeliğini bu kez gizli değil, açıktan ifa etmektedir.

indir
Ergenekon’un Hukuki ve Siyasi Savcıları

 

Balyoz Davası da onca ses kaydı ve belgelere rağmen AK-lanan bir başka dava oldu. Bu davada da yargı sürecinin aktörleri, darbe görevlendirme listelerindeki tutarsızlıklar konusunda ikna edici açıklamalar ortaya koyamadı.

Bugün geldiğimiz noktada ortaya çıkan manzara, aslında bu davaların daha açıldığı dönemde, yargı aktörlerinin, bir kuzudan birden fazla post çıkarma gayretine kurban edildiğidir. AKP de bugün o postların hepsini çöpe attı.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin içtihadına göre bir yargılama sürecinin adil olması yeterli olmayıp adil olduğunun gözlemlenebilmesi de gereklidir. Bunca alt üst oluş ve tartışmadan sonra bu davaların sanıkları cezalandırılmış olsaydı bile adil bir karar olmazdı. Operasyon öncesi listelerin Başbakan’a götürüldüğü ve “Aman tutuklanan çok olsun” talimatının alındığı süreçlerin, deliller ne kadar güçlü olursa olsun adil bir hüküm ortaya çıkarması da zaten mümkün olamazdı.

Evet, Türk yargısı bu tür kapsamlı davaların üstesinden gelemez diyen Yargıtay önceki başkalarından Sami Selçuk haklı çıktı. Soruşturmaların kapsam, öncelik ve sınırlarının çizilmemiş olması, soruşturma ajandasının konjonktürel gündemlerle değişmesi, bu iki soruşturmanın yargı içindeki aktörlerin ve siyasi ortağının maslahatları için de kullanılması ve son olarak 17-25 Aralık soruşturmalarının yarattığı kırılma Türk demokrasisinin ilerlemesi için çok önemli olan bu iki davanın AK-lanma ile sonuçlanmasına neden oldu.

Bu neticenin ortaya çıkmasında, AKP’nin bekası için ilkesizlik zemininde herkes ile anlaşmaya ve her türlü değerden vazgeçmeye hazır oluşu etkili oldu, ancak davaların yargısal aktörleri de bu neticeden sorumludur.

Bugünlerde herkes birbirine “bu davaların aktörleri neden susuyor” diye soruyor? Bu davaların kamburunu, cemaatin sıradan bireylerinin üzerine bırakanlar tabi ki susuyor. Çünkü, kanımca onlar bu hataları ve hatalardaki sorumluluklarını bizden çok daha iyi biliyor.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz aşağıdaki tweeti, retweet edebilirsiniz: