Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “Kabul edilebilirlik koşulları” başlıklı 35. maddesinin birinci fıkrasına göre; “Mahkemeye ancak, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen ilkeleri uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra” başvurulabilir. AİHM, Uzun / Türkiye Davası kararında[1], Anayasa Mahkemesi’nin, Sözleşme’nin 35. maddesi anlamında etkili bir iç hukuk yolu olduğuna karar vermiştir. Bu çalışmada; AİHS m. 35/1’de tanımlanan bu “ikincillik (subsidiarity)” ilkesinin, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünden sonra açılan soruşturma ve davalarda ‘FETÖ’ üyesi olmak ya da örgüte yardım etmek isnadıyla tutuklanan kişiler için ne anlama geldiğini, Anayasa Mahkemesi’nin bu kişiler için halen tüketilmesi gerekli etkili bir iç hukuk yolu olup olmadığını değerlendireceğim.

1) Örgüt Suçu

1. Türk Ceza Kanunu (TCK) m. 6/1-j’deki düzenlemeye göre, maddi ceza hukuku bakımından örgütlü suçluluk deyiminden; suç işlemek için örgüt kurmak, yönetmek, bu örgüte üye olmak veya örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlemek anlaşılmaktadır.

2. Yapılanma biçimi ne olursa olsun, kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla oluşturulmuş örgütlere, suç örgütü denmektedir. Örgüt kurma ve yönetme suçunda genel hükümlerden ayrı olarak kanun koyucu, hazırlık hareketlerini suç sayarak kamu düzeninin ve güvenliğinin korunmasını sağlamak amacıyla bağımsız bir suç düzenlemesi yapmıştır. Bu suç, somut tehlike suçudur. Düzenleme ile, amaç suçtan bağımsız olarak, hazırlık hareketlerini cezalandıran bir suç tipine yer verilmiştir.[2]

3. Örgüt teşkili, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından bir araç niteliğindedir. Suç işlemek için örgüt kurmak, teşekkül meydana getirmek, toplumda hakim olan düzeni tehlikeye maruz bırakmaktadır. İşte bu tehlike nedeniyledir ki, kanun koyucu esasta hazırlık hareketi niteliğindeki davranışları suç haline getirmiş ve suç işlemek için örgüt kurulmasını, işlenmesi amaçlanan suçlardan bağımsız bir suç olarak düzenlemiştir.[3]

4. Yargıtay Kararlarıda[4] ve TCK m. 220 vd hükümlerinde yer alan düzenlemelere göre suç işlemek için örgüt kurmak suçundan bahsedilebilmesi için gereken şartları şu şekilde sayılmıştır:

1- Üye sayısının en az üç ve daha fazla kişi olmalıdır.

2- Üyeler arasında gevşek de olsa bir bağ bulunmalıdır. Örgütün varlığı için soyut bir birleşme yeterli olmayıp örgüt yapılanmasına bağlı olarak gevşek de olsa hiyerarşik ilişki olmalıdır.

3- Suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşme yeterli olup, örgütün varlığının kabulü için suç işlenmesine gerek bulunmadığı gibi, işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün olmakla birlikte, zorunluluk arz etmemektedir.

4- Örgütün faaliyetleri çerçevesinde suç işlenmesi halinde fail, örgütteki konumuna göre, üye ve yönetici sıfatıyla cezalandırılmasının yanında, ayrıca işlenen suçtan da cezalandırılacaktır.

5- Örgüt, niteliği itibariyle devamlılığı gerektirdiğinden kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için belirli bir dönem için bir araya gelmesi halinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilecektir,

6- Amaçlanan suçları işlemeye elverişli üye, araç ve gerece sahip olunması gereklidir.

2) Terör Kavramı, Silahlı Terör Örgütü Kurmak ve/veya Yönetmek Suçları

5. Tür olarak, Silahlı (Terör) Örgüt(ü); TCK m. 220 vd’de düzenlenmiş olan ve yukarıda kısaca değinilen “Suç Örgütü”nün özel bir türüdür ve TCK m. 314’te düzenlenmiştir.

6. Türk Ceza Hukuku bakımından terörün tanımı ve hangi suçların terör suçu sayılacağı 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) gösterilmiştir. Kanun’un 1. maddesinde gösterilen terör tanımına göre bir eylemin terör eylemi sayılabilmesi için; eylem, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini içermelidir. Eylemle, Anayasada belirtilen, Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik ve ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amaçlanmalıdır. Eylemi gerçekleştiren failler, bir örgüte mensup olmalıdır. Bu genel terör tanımı dışında, TMK m. 3’te doğrudan terör suçları ve m. 4’te de -işlenme bağlamına göre- dolaylı terör suçları gösterilmiştir.[5]

7. TCK m. 314. bakımından; bir oluşumun, bir yapılanmanın silahlı terör örgütü sayılabilmesi için, TCK m. 220’de düzenlenen suç işlemek için örgüt kurma suçundaki örgütün varlığı için gerekli koşullar yanında, TCK’nın ikinci kitap, dördüncü kısım, dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları “amaç suç” olarak işlemek üzere kurulmuş ve amaca matuf bir eylem gerçekleştirmeye yeterli derecede silaha sahip olunması ya da bu silahları kullanabilme imkanına sahip bulunması gerekir. Bu suçu, TCK m. 220’de düzenlenen örgütlü suçtan ayıran en önemli ölçüt budur. Burada sayılan suçlar dışında kalan amaç suçları işlemek amacıyla kurulan silahlı örgütler de TCK m.  220 kapsamında kabul edilmiştir.[6]

8. Bu tespitlere göre Türk Ceza Hukukunda silahlı terör örgütünün unsurları şu şekilde kabul edilmektedir:

1- Üye sayısının en az üç veya daha fazla olması,

2- Üyeler arasında gevşek de olsa hiyerarşik bir bağ bulunması,

3- Suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşme olması,

4- Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirme, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürme, devlet otoritesini zaafa uğratma veya yıkma veya ele geçirme, temel hak ve hürriyetlerini yok etme, devletin iç ve dış güvenliğini kamu düzenini veya genel sağlığı bozma amaçlarından bir veya birkaçına sahip olması,

5- Cebir ve şiddet kullanarak baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle hareket etmesi,

6- Örgütün niteliği itibariyle devamlılık arz etmesi,

7- Amaçlanan suçları işlemeye elverişli, üye, araç ve gerece sahip olması,

8- Amaç eylem için yeterli silah gücüne sahip olması,

gerekmektedir.

3) Yargıtay’ın Hukuki Statüsü

9. Anayasa m. 154/1-1 hükmüne göre; “Yargıtay adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.”

10. 2797 sayılı Yargıtay Kanunu m. 1 hükmüne göre Yargıtay; “adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olup, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile bu Kanun ve diğer kanunların hükümlerine göre görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir.” ve m. 13/1-1 hükmüne göre “Adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümleri ilk ve son merci olarak inceleyip karara bağlamak”la görevlidir.

11. Bu bağlamda Yargıtay, Türk Hukukunda yerel mahkemeler tarafından verilmiş kararların temyiz merciidir ve olağan kanun yolları bakımından da en üst – son organdır.

4) Anayasa Mahkemesi’nin Bireysel Başvuruları İnceleme Görevi

12. Anayasa m. 148/1 hükmüne göre; “Anayasa Mahkemesi, … bireysel başvuruları karara bağlar.”

13. Anayasa m. 148/3-c.1 hükmüne göre; ”Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.”

14. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun m. 3/1-c hükmüne göre; ”Anayasanın 148 inci maddesi uyarınca yapılan bireysel başvuruları karara bağlamak”, Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır.

15. 6216 sayılı Kanun m. 45/1 hükmüne göre; ”Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.”

16. Bu hükümlere göre, Anayasa tarafından güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de düzenlenmiş olanlar bakımından Anayasa Mahkemesi, hak ihlali incelemesi yapmak yetki ve sorumluluğundadır.

17. Anayasa m. 148/3-c.2 hükmüne göre, Bireysel Başvuru olarak adlandırılan bu denetim için; ”olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır.” 6216 sayılı Kanun m. 45/2 hükmüne göre; ”İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.”

18. Bu hükümlere göre Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri tarafından verilen bir karar üzerinde Anayasa Mahkemesi’nde Bireysel başvuru incelemesi yapılabilmesi için, ilgilinin olağan kanun yollarını (itiraz – istinaf – temyiz) tamamlaması şarttır.

5) Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) Adı Altında Yapılan Yargılamalar

19. Yukarıda da değinildiği üzere, “örgütlü suçlar”, somut tehlike suçu olarak tanımlandığı için, bu suçun şüphelisi veya sanığı olmak için, başka bir suç işleme şartı yoktur. Bu nedenle, uygulamada “FETÖ Davaları” olarak adlandırılan cezai yargılama süreçlerinde de büyük oranda ayrı bir suç isnadı yer almamaktadır.

20. Somut bir suç isnadı olmaksızın salt “FETÖ Üyesi” olarak cezai takibata uğrayan kişiler bakımından, yargı merciileri için suç delili olarak kabul edilen eylemler ise şu şekilde sınıflandırılmıştır.

a- ByLock kullanmak,

b- FETÖ’ye müzahir kabul edilen Bank Asya’da hesap açtırmak veya var olan hesaba para yatırmak,

c- FETÖ’ye müzahir kabul edilen sendikalara üye olmak,

d- FETÖ’ye müzahir kabul edilen yayın organlarına abone olmak,

e- FETÖ’ye müzahir kabul edilen televizyon kanallarının dijital platformlardan çıkarılmasından sonra platform üyeliğini iptal etmiş olmak,

f- Sosyal medya paylaşımında bulunmak.

21. Venedik Komisyonu da Türk hükümetinin, “hedeflenen kişilerin bu kriterlerden oluşan bir kombinasyonla belirlendiği” hususunda komisyon raportörlerini bilgilendirdiğini beyan etmiştir.[7]

22. Yukarıda sayılan kriterler sebebiyle bugüne kadar on binlerce kişi hakkında tutuklama tedbiri uygulandığı gibi mahkumiyet kararları da verildi. Bu tutuklama ve/veya mahkumiyet kararlarının birçoğu da Yargıtay ve / veya Anayasa Mahkemesi incelemesinden geçmiş durumdadır.

23. Gerek Anayasa Mahkemesi gerek Yargıtay, bu kriterler sebebiyle verilmiş olan kararları, genel itibariyle hukuken “sorunsuz” bulmaktadır. Aşağıda bu kriterlere ilişkin verilmiş kararlar örneklenecektir.

a- ByLock Kullanımı

24. Bu konudaki temel iddia; ByLock isimli cep telefonu mesajlaşma aplikasyonunun, Fetullahçı Örgüt tarafından yayınlanan ve üyeleri tarafından kullanılan bir program olduğudur.

25. Yargıtay, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapmış olduğu bir yargılamada[8] şu tespitlerde bulunarak, ByLock kullanmış olmanın, terör örgütü üyesi kabul edilmek için yeterli bir delil olduğuna karar vermiştir.

[ByLock iletişim sistemi, yukarıda açıklanan somut delillerle kanıtlandığı üzere, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaata ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde, kişinin örgütle bağlantısını gösteren delil olacaktır.

Bu kapsamda; Sanıkların FETÖ/PDY silahlı terör örgütü yönetici/üyelerinin kullanımı için oluşturulmuş ve münhasıran bu suç örgütünün mensupları tarafından kullanılmakta olan ağ özelliğini bilerek (kasten), sisteme ancak şifre ile girilebilen dönemde birçok kez kullandıkları anlaşılmıştır.]

26. Yukarıda alıntılanan bu karar, ByLock kullanımı hakkında verilen ilk ve temel karardır.[9]

27. ByLock kullanımı konusunda Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı ise şu şekilde olmuştur:[10]

[… başvurucular Burhan Güneş ve Aydın Yavuz’un, FETÖ/PDY üyelerinin kendi aralarındaki iletişimi sağladığı ifade edilen “ByLock” uygulamasının kullanıcısı oldukları tespit edilmiştir (bkz. §§ 98, 103). Anılan uygulamanın özelliklerine ilişkin olarak soruşturma ve kovuşturma mercilerinde yapılan tespit ve değerlendirmeler (bkz. § 106) gözönüne alındığında kişilerin bu uygulamayı kullanmalarının veya kullanmak üzere elektronik/mobil cihazlarına yüklemelerinin soruşturma makamlarınca FETÖ/PDY ile olan ilgi bakımından bir belirti olarak değerlendirilmesi mümkündür. Bu belirtinin derecesi elbette söz konusu uygulamanın ilgili kişi tarafından kullanılıp kullanılmadığı, kullanım şekli, kullanım sıklığı, haberleşme yapılan kişilerin FETÖ/PDY içindeki konumu ve önemi, haberleşmenin içeriği gibi hususlara bağlı olarak her somut olayda farklı olabilir. Bununla birlikte darbe teşebbüsüyle veya FETÖ/PDY ile ilgili olarak yürütülen soruşturmalarda, soruşturma makamlarınca veya tutuklama tedbirine karar veren mahkemelerce, “ByLock”un kullanılmasının ve/veya kullanılmak üzere elektronik/mobil cihazlara yüklenmesinin somut olayın koşullarına göre suçun işlendiğine dair “kuvvetli belirti” olarak kabul edilmesi, anılan programın özellikleri itibarıyla temelsiz ve keyfî bir tutum olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla “ByLock” kullanıcısı olduğu belirtilen başvurucular Burhan Güneş ve Aydın Yavuz bakımından bu yönüyle de suç şüphesine ilişkin kuvvetli bir belirtinin bulunduğu sonucuna varmak gerekir.] (Aydın Yavuz ve Diğerleri Başvurusu)

28. Bu karar, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ve ByLock kullanımı konusunda tespitler içeren ilk karardır.[11]

29. Daha sonraki süreçte gerek Yargıtay[12] ve gerek Anayasa Mahkemesi[13], “ByLock kullanıcı olmanın Fetullahçı Terör Örgütü üyesi kabulü için yeterli bir delil olduğu” şeklindeki yorumuna devam etmiştir. Her iki merciinin de bu konudaki kararlarında istikrar ve ısrar vardır. Her iki mercii ileride herhangi bir içtihat değişikliğine gitmediği sürece aynı kararların devam edeceği de genel beklentidir.

b- FETÖ’ye müzahir kabul edilen Bank Asya’da hesap açtırmak veya var olan hesaba para yatırmak

30. Bu konudaki temel iddia; Bank Asya isimli bankanın, Fetullahçı Örgüt’ün kontrolünde olduğu, 2014 yılı başlarında Fetullah Gülen tarafından bankaya para yatırılması talimatı verildiği, bu nedenle 2014 yılında bankaya para yatıranların genel olarak Fetullahçı Örgüt üyelerinden oluştuğudur.

31. Bu iddia ile yapılan yargılamalarda verilen mahkumiyet kararlarının temyiz incelemesini yapan Yargıtay, vermiş olduğu ilk kararda[14] şu tespitlerde bulunmuştur:

[bir Devlet okulunda öğretmen olarak görev yapan, örgütle irtibatlı olduğu için kapatılmasına karar verilen sendikaya üye olan, örgütün kriptolu iletişim ağı olan ByLock iletişim sistemini kullanmayan ancak 25.09.2014 ve 13.10.2014 tarihlerinde örgüt liderinin talimatı doğrultusunda anılan örgütle irtibatlı Bank Asya’ya eşi adına para yatıran sanığın faaliyetlerinin, silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğunu gösterir biçimde çeşitlilik, devamlılık ve yoğunluk içermemesi karşısında örgüt üyesi olarak kabul edilmesine yasal olanak bulunmadığından, konusu suç oluşturmayan ancak örgüt liderinin talimatı doğrultusunda amaca hizmet eden faaliyetlerin yardım suçunu oluşturacağı …]

32. Yargıtay, bu ve sonraki dönemde istikrar kazanan benzeri kararları ile;

I. Salt Bank Asya’ya para yatırmanın Fetullahçı Örgüt üyesi olmak için yeterli bir delil olamayacağını bu nedenle Fetullahçı Terör Örgütü’ne üye olmak gerekçesiyle ceza verilemeyeceğini,

II. Ancak bu eylemin kendisi suç olmasa bile Bank Asya’ya para yatıran kişinin TCK m. 220/7’de düzenlenen “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” gerekçesiyle cezalandırılması gerektiğini,

hüküm altına almıştır.

33. Bank Asya’ya para yatırmak ve/veya Bank Asya müşterisi olmak nedeniyle ceza verilmiş kişiler bakımından bugüne kadar Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiş herhangi bir Bireysel Başvuru kararı bulunmamaktadır. Ancak bu hususun, tutuklama gerekçesi yapılması hakkında vermiş olduğu bir kararda[15], Anayasa Mahkemesi, şu tespitlerde bulunmuştur:

[Soruşturma mercilerince başvurucunun Bank Asya’daki hesabında 2014 yılı Eylül ayı öncesinde herhangi bir meblağın bulunmamasına rağmen bu aydan itibaren para artışının olduğu tespit edilmiştir. Başvurucunun böylece örgütün mali kaynağını oluşturan ve bu yolla gelir elde ettiği anlaşılan Bankaya örgüt liderinin ve yöneticilerinin çağrıları üzerine para yatırmasının somut olayın koşullarına göre suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul edilmesinin de temelsiz ve keyfi olduğu söylenemez. Nitekim Yargıtay, FETÖ/PDY terör örgütü liderinin talimatı doğrultusunda anılan örgütle irtibatlı olan Bank Asya’ya eşi adına para yatıran sanığın faaliyetlerinin örgüte yardım suçunu oluşturacağını belirtmiştir.] (Metin Evecen Başvurusu)

34. Anayasa Mahkemesi’nin “Bank Asya’ya para yatırma” hususunun, tutuklama için geçerli bir kuvvetli suç şüphesi sayması, mahkûmiyet kararları için de bir karine teşkil etmektedir.

c- FETÖ’ye müzahir kabul edilen sendikalara üye olmak

35. Bu konudaki temel iddia; 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra ilan edilen Olağanüstü hal döneminden çıkarılan 22.07.2016 tarih ve 667 sayılı KHK ile kapatılan sendikaların, Fetullahçı Örgüt ile irtibatlı olduğu, bu nedenle bu sendikalarla bağlantılı kişilerin de Fetullahçı Örgüt üyeleri olduğudur.

36. Yargıtay bu konuda ikili bir tasnife gitmiştir.

I- Salt Sendika Üyesi Olmak

37. Yargıtay, sendika üyesi olduğu için ceza alan kişiler için verdiği bir kararında[16] şu tespitlerde bulunmuştur:

[sanığın, Burdur İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nde veteriner hekim olarak görev yaptığı dönemde, “örgütle bağlantılı sendikaya örgütsel bir talimat olmadan üye olmak, çocuğunu örgüte müzahir olması sebebiyle kapatılan Özel … isimli okula göndermek, yine dosya içerisinde bulunan 28.05.2015 tarihli Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun mali tespit raporu dikkate alındığında örgüt liderinin talimatıyla ilişkilendirilemeyen 02/04/2015 tarihinde Bankasya isimli bankaya hesap açarak 150.-TL para yatırmaktan” ibaret eylemlerinin, sanığın konumu, örgütle iltisaklı olmayan İHH derneğine her ay düzenli bağışta bulunduğunun belirlenmesi karşısında dosyaya yansıyan kişisel özellikleri ve hükme esas alınan savunması nazara alındığında sempati boyutunu aşan, örgüt üyesi olduğunu ispat etmeye yeterli örgütsel faaliyetler kapsamında kabül edilemeyeceği gibi terör örgütüne yardım etme olarak da değerlendirilemeyeceği gözetilmeden atılı suçtan sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, kanuna aykırı … görüldüğünden hükmün bu sebeplerden dolayı bozulmasına]

38. Yargıtay başka kararlarında[17] da ByLock kullanıcısı olmayan bir sanığın salt sendika üyeliği gerekçesiyle cezalandırılamayacağına hükmetmiştir.

II- ByLock Kullanıcılarının Sendika Üyesi Olması

39. Yargıtay, ByLock kullanıcısı olan sendika üyelerinden birisi hakkında verdiği yeni tarihli bir kararında,[18] ByLock kullanıcısı olma iddiası ile ilgili eksik araştırma yapıldığını beyan ettikten sonra şu tespitlerde bulunmuştur:

[Örgütle irtibatlı olduğu için kapatılmasına karar verilen Aktif-Sen isimli sendikaya üye olan ve örgüt liderinin talimatı doğrultusunda anılan örgütle irtibatlı Bank Asya’daki hesabına para yatıran sanığın faaliyetlerinin hükme esas alınması gerektiğinin gözetilmesinde zorunluluk bulunması,]

40. Salt sendika üyesi olmayı ceza vermek için yeterli bulmayan Yargıtay, bu yaklaşımı ile, ByLock kullanıcısı olan bir kişinin aynı zamanda KHK ile kapatılmış bir sendika üyesi olması durumunda, bunun suç ve/veya cezanın takdir ve /veya tayininde dikkate alınması gereken bir faktör olarak kabul etmiştir.

41. KHK ile kapatılmış bir sendikaya üye olma nedeniyle ceza verilmiş kişiler bakımından bugüne kadar Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiş herhangi bir Bireysel Başvuru kararı bulunmamaktadır. Ancak bu hususun, tutuklama gerekçesi yapılması hakkında vermiş olduğu bir kararda[19], Anayasa Mahkemesi, şu tespitlerde bulunmuştur:

[Başvurucu hakkındaki soruşturma belgeleri incelendiğinde tutuklanmasına karar verilirken başvurucunun, FETÖ/PDY ile bağlantılı olmasından dolayı 667 sayılı KHK ile kapatılan Aktif Eğitim-Sen üyesi ve yöneticisi olması, İl Milli Eğitim Müdürlüğünce bu örgütle iş birliği içinde hareket ettiğinden bahisle görevden uzaklaştırılmış olması, FETÖ/PDY’ye yakınlığı ile bilinen finans kuruluşundaki hesabının varlığı, bu örgüt ile bağlantılı yayın organlarına ilişkin aboneliğinin bulunması, örgüt ile bağlantılı bir derneğe üye olması ve FETÖ/PDY ile bağlantılı olarak yapılan bazı adli işlemleri protesto etmek amacıyla Aktif-Sen Genel Merkezinden gelen çağrı üzerine Samsun Adalet Sarayı önündeki eyleme katılmış olması, yapılan aramada Fetullah Gülen’in görüntülerinin bulunduğu CD’lerin ele geçirilmesi olgularına dayanıldığı görülmektedir. Bu bağlamda FETÖ/PDY’nin özellikleri, eğitime verdiği önem, Aktif-Sen’in bu yapılanmayla olan bağlantısına ilişkin olgular, başvurucunun bu kurumda yöneticilik yaptığı dönem ile bu süreçte FETÖ/PDY ile ilgili ülke genelinde yaşanan olgular birlikte değerlendirildiğinde başvurucunun söz konusu Sendikada yöneticilik yapmasının FETÖ/PDY ile örgütsel bir ilişki içinde olduğuna ve dolayısıyla suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti olarak kabul edilmesinin temelsiz ve keyfi bir yaklaşım olduğu söylenemez. … Sonuç olarak başvurucu yönünden suç şüphesini doğrulayan kuvvetli belirtilerin bulunmadığının kabulü mümkün değildir.] (Ali Şeker Başvurusu)

42. Anayasa Mahkemesi’nin “KHK ile kapatılan sendika üyeliği” hususunu, tutuklama için geçerli bir kuvvetli suç şüphesi sayması, mahkumiyet kararları için de bir karine teşkil etmektedir.

d- FETÖ’ye müzahir kabul edilen yayın organlarına abone olmak

43. Bu konudaki temel iddia; 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra ilan edilen Olağanüstü hal döneminde çıkarılan 22.07.2016 tarih ve 667 sayılı KHK ile kapatılan bazı yayın organlarının (Zaman, Meydan, Bugün, Sızıntı, Millet vs), Fetullahçı Terör Örgütü ile irtibatlı olduğu, bu nedenle bu yazılı medya organlarına abone olan kişilerin de Fetullahçı Terör Örgütü üyeleri olduğudur.

44. Bu konuda gerek Yargıtay tarafından gerekse açık kaynaklarda yayınlanmış tam bir karar metnine ulaşılamamıştır. Ancak son dönemde medyada bu konuda detaylı bir haber yayınlanmış[20], bu konuda Yargıtay’ın belli kriterler getirdiği ifade edilmiştir.

45. Söz konusu haberde şu ifadelere yer verilmiştir:

[ZAMAN GAZETESİNE ÜYE OLAN DEĞİL, ÜYE YAPTIRAN…

Örgüt üyesi veya yöneticisi olduğu gerekçesiyle yargılanıp mahkum olanlara dair gösterilen deliler arasında, örgütün yayın organı olarak kabul edilen Zaman gazetesine üye olunması yer alıyordu. FETÖ-PDY yargılamalarında sanık olarak yargılananların Zaman gazetesine üye olmaları, “Kanaati kuvvetlendirici delil” kabul ediliyordu.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu konuda verdiği kararlarda; Zaman gazetesinin yaklaşık 1 milyonu bulan tirajının olması ve bu nedenle gazeteye abone olan herkesin örgüt üyesi olarak kabul edilemeyeceğine dikkat çekti. Yargıtay, bu nedenle sanık olarak yargılanan kişinin Zaman gazetesine üye olması yerine, “Üye yaptırması” delil olarak kabul etti. Bu karara göre, Zaman gazetesine üye yaptırtan kişiler örgüt üyesi veya yöneticisi olmaktan mahkum olacak. Tek başına gazeteye abone olunması, örgüt üyeliği için kanaati güçlendirici delil olarak kabul edilmeyecek.]

46. Bu haber bugüne kadar yalanlanmamıştır. Bu nedenle haber içeriğini doğru kabul edersek, Yargıtay’ın salt gazete abonesi olmayı suç delili olarak kabul etmediği ancak gazeteye abone yapma faaliyetinde bulunan kişinin cezalandırılması gerektiği hükmüne vardığı anlaşılmaktadır.

47. Bu iddia sebebiyle ceza almış kişiler yönünden, bugüne kadar Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiş herhangi bir Bireysel Başvuru kararı bulunmamaktadır. Ancak bu hususun, tutuklama gerekçesi yapılması hakkında vermiş olduğu bir kararda[21], Anayasa Mahkemesi, şu tespitlerde bulunmuştur:

[İkinci olarak FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu bilinen Zaman gazetesi ve Samanyolu TV’ye ilişkin olarak yapılan bazı soruşturma işlemlerini protesto amacıyla yapılan etkinliklere katılmanın da bu süreçte ülke genelinde yaşanan gelişmeler karşısında başvurucu ile FETÖ/PDY arasında örgütsel bir ilişki bulunduğu yönünde kuvvetli belirti olarak kabul edilmesinin temelsiz ve keyfi bir yaklaşım olduğunun ifade edilmesi güçtür. Sonuç olarak başvurucu yönünden suç şüphesini doğrulayan kuvvetli belirtilerin bulunmadığının kabulü mümkün değildir.] (Ali Şeker Başvurusu)

48. Anayasa Mahkemesi’nin “Zaman gazetesi vb. yayın organları iltisakı” hususunu, tutuklama için geçerli bir kuvvetli suç şüphesi sayması, mahkumiyet kararları için de bir karine teşkil etmektedir.

e- FETÖ’ye müzahir kabul edilen televizyon kanallarının dijital platformlardan çıkarılmasından sonra platform üyeliğini iptal etmiş olmak

49. Bu konudaki temel iddia; 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra ilan edilen Olağanüstü hal döneminde çıkarılan 22.07.2016 tarih ve 667 sayılı KHK ile kapatılan bazı televizyon kanallarının (Samanyolu, Kanaltürk vs), Fetullahçı Terör Örgütü ile irtibatlı olduğu, bu televizyon kanallarının 2015 yılında dijital yayın platformlardan çıkarılması sonrası, dijital yayın platformu aboneliklerini iptal edenlerin de Fetullahçı Terör Örgütü üyeleri olduğudur.

50. Bu konuda gerek Yargıtay tarafından gerekse açık kaynaklarda yayınlanmış tam bir karar metnine ulaşılamamıştır. Ancak son dönemde medyada bu konuda detaylı bir haber yayınlanmış[22], bu konuda Yargıtay’ın belli kriterler getirdiği ifade edilmiştir.

51. Söz konusu haberde şu ifadelere yer verilmiştir:

[DİGİTÜRK İPTAL ETTİRENLERİN SES KAYITLARI DİKKATE ALINACAK…

FETÖ-PDY Terör örgütüne yönelik yürütülen soruşturmalarda önemli delillerden biri de örgütün televizyon kanallarının DİGİTÜRK’den çıkartılmasının ardından aboneliklerin iptal edilmesi yer alıyordu.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu delile ilişkin olarak da içtihat oluşturacak kararlar verdi. Yargıtay, DİGİTÜRK’ü iptal ettirenlerin ses kayıtlarının getirtilmesi ve dinlenilmesi kriterini belirledi. Buna göre getirtilen ses kayıtlarında örgütsel tavır sergileyerek üyeliğini iptal ettirenler örgüt üyesi kabul edilirken, DİGİTÜRK’den memnun olmadığı için iptal ettirenler örgüt üyesi kabul edilmeyecek. Yargıtay aynı zamanda özgürlükçü düşünceye sahip kişilerin “düşünceye özgürlük” kapsamında DİGİTÜRK’ü iptal ettirdiğini söyleyenleri de örgüt kapsamı dışına aldı.]

52. Bu haber bugüne kadar yalanlanmamıştır. Bu nedenle haber içeriğini doğru kabul edersek, Yargıtay’ın; DİGİTÜRK aboneliğinin iptal sebebine göre, kişinin cezalandırılması gerektiği hükmüne vardığı anlaşılmaktadır.

53. Bu iddia sebebiyle ceza almış kişiler yönünden, bugüne kadar Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiş herhangi bir Bireysel Başvuru kararı bulunmamaktadır. Ancak bu hususun, tutuklama gerekçesi yapılması hakkında vermiş olduğu bir kararda[23], Anayasa Mahkemesi, şu tespitlerde bulunmuştur:

[İkinci olarak FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu bilinen Zaman gazetesi ve Samanyolu TV’ye ilişkin olarak yapılan bazı soruşturma işlemlerini protesto amacıyla yapılan etkinliklere katılmanın da bu süreçte ülke genelinde yaşanan gelişmeler karşısında başvurucu ile FETÖ/PDY arasında örgütsel bir ilişki bulunduğu yönünde kuvvetli belirti olarak kabul edilmesinin temelsiz ve keyfi bir yaklaşım olduğunun ifade edilmesi güçtür. Sonuç olarak başvurucu yönünden suç şüphesini doğrulayan kuvvetli belirtilerin bulunmadığının kabulü mümkün değildir.] (Ali Şeker Başvurusu)

54. Anayasa Mahkemesi’nin “Dijital platform üyeliği iptali” hususunu, tutuklama için geçerli bir kuvvetli suç şüphesi sayması, mahkumiyet kararları için de bir karine teşkil etmektedir.

f- Sosyal Medya Paylaşımı

55. Bu konuda temel iddia; Fetullahçı Terör Örgütü olarak tanımlanan gruba destek mahiyetinde sosyal medya paylaşımında bulunan kişilerin Fetullahçı Örgüt üyesi olduğudur.

56. Bu gerekçe ile tutuklanan bir kişinin yaptığı Bireysel Başvuru kapsamında Anayasa Mahkemesi vermiş bir kararda[24] şu tespitlerde bulunmuştur:

[Bu bağlamda iddianamede, başvurucunun FETÖ/PDY’ye müzahir yayınlar yapan Zaman gazetesine yapılan operasyonları eleştiren -Zaman gazetesi reklam tabelası önünde çektirdiği fotoğrafın altına yazdığı- “Direnecek gücümüz kalmadı. Devlet gazeteye çöktü” şeklindeki mesajına ve FETÖ/PDY’ye müzahir Körfez Dershanesine yönelik yapılan operasyonla ilgili “Şok Polis Ders Saatinde Bastı” başlıklı haberin görüntüsünü çektiği tespitlerine yer verilerek örgüte müzahir yayın kuruluşlarını ve özel kurumları sahiplenici tarzda yorumlar yaptığı ileri sürülmüştür. Sonuç olarak soruşturma makamlarınca FETÖ/PDY’ye ait basın ve yayın organlarında uzun süre çalıştığı belirtilen başvurucunun örgüte yapılan operasyonları eleştiren ve örgütü destekleyen mesaj paylaşması hususunun suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak kabul edilmesinin temelsiz ve keyfi olduğu söylenemez.] (Cihat Ünal Başvurusu)

57. Anayasa Mahkemesi’nin “sosyal medya paylaşımlarında bulunulması” hususunu, tutuklama için geçerli bir kuvvetli suç şüphesi sayması, mahkumiyet kararları için de bir karine teşkil etmektedir.

6) Anayasa Mahkemesi Kararlarının Bağlayıcılığı ve İcrası

58. 2010 yılında 5982 sayılı Kanun’la Anayasanın 148. maddesinde genel esasları düzenlenen Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu, her ne kadar daha sonra 6216 sayılı Kanun’la ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü ile somutlaştırılmış olsa da bireysel başvuruya ilişkin kararların bağlayıcılığı ve etkisi/icrası konusunda Anayasanın 153. maddesinde özel bir ek düzenleme yapılmamıştır. Bununla birlikte Anayasa m. 153/VI, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı konusunda “Anayasa Mahkemesi kararları … yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” şeklinde genel bir ilke öngörmektedir. Yine Anayasa m. 138/son fıkrasındaki “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” hükmü yer almaktadır.[25]

59. Esasen Anayasa m. 153 hükmü, kanunların yargısal denetimine ilişkin kararlara (iptal kararlarına) yönelik olarak algılanarak, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruya ilişkin kararları ilgili bazı normatif boşlukların bırakıldığı görülmektedir. Burada öncelikle sorulması gereken soru, Anayasa’nın 153. maddesinin bireysel başvuruyu da kapsayacak biçimde değiştirilmemiş olmasının, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararlarının bağlayıcılığı ve kesinliği konusunda farklı bir yorumu zorunlu kılıp kılmadığıdır. Bu soruya olumsuz cevap verilmesi gerekir. Zira 5982 sayılı kanunla Anayasa’yı değiştiren anayasa koyucu, bireysel başvuruyla ilgili esas ve usule ilişkin düzenleme yetkisini yasa koyucuya bırakmış, ama genel ilkelerde bir değişiklik yapıldığına dair aksi yönde bir irade belirtmemiştir. Dolayısıyla Resmi Gazete’de yayınlanmış olup olmamasından bağımsız biçimde Anayasa Mahkemesi’nin istisnasız bütün kararları Anayasa m. 153/son ve 138/son uyarınca kesin ve bağlayıcıdır.

60. Fetullahçı Terör Örgütü iddiasıyla yapılan yargılamalardan kaynaklı bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesi, kahir ekseriyetle “kabul edilemezlik” ve/veya “hak ihlali olmadığı” şeklinde karar vermektedir.

61. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, 11.01.2018 tarihli toplantısında, Şahin Alpay[26] ve Mehmet Hasan Altan[27] başvurularında, “Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ve Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinde güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine” karar vermiş ve bu kararlar, aynı gün Basın Bildirisi ile Anayasa Mahkemesi tarafından duyurulmuştur.[28]

62. Bu kararın duyulmasından sonra dönemin Hükümet Sözcüsü ve eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ şu açıklamalarda bulunmuştur:[29]

[Anayasa Mahkemesi temyiz mahkemesi değildir. Anayasa ve yasaların çizdiği sınırı aşmıştır. Anayasa ve yasada belirtilen konularla sınırlı bireysel başvuruları incelemek ve karara bağlamak, Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi ve görevi dahilindedir. Bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesini güçlendirdiği gibi kişisel hak ve özgürlükler bakımından da önemli bir yargısal güvencedir. Bireysel başvuruları karara bağlarken Anayasa Mahkemesi, anayasa ve yasaların kurallarıyla bağlıdır; anayasa ve yasaların belirlediği sınırları aşamaz, ilk derece veya istinaf ya da temyiz mahkemesi gibi hareket edemez; hiçbir kurala bağlı değilmiş gibi karar veremez. Alpay ve Altan kararıyla Anayasa Mahkemesi; anayasa ve yasaların çizdiği sınırı aşmış, kendini ilk derece mahkemesi yerine koyarak vaka ve delil değerlendirmesi yapmış; suçun oluşumunu ve delil durumunu değerlendirmişti. Bireysel başvuruları inceleyip karara bağlarken Anayasa Mahkemesi, ilk derece mahkemesi veya istinaf mahkemesi ya da temyiz mahkemesi veyahut da süper temyiz mahkemesi gibi davranamaz ve bu mahkemeler gibi karar veremez. Anayasa Mahkemesi’nin Alpay ve Altan kararları, Can Dündar kararının kötü ve yanlış bir tekrarından ibarettir. Anayasa Mahkemesi, algıları değil anayasa ve yasaları gözetmek ve gereğini yapmakla yükümlüdür.]

63. Başvurucu vekilleri, Anayasa Mahkemesi kararlarının duyurulmasından sonra, tutuklu olan başvurucular için tahliye talebinde bulunmuş ancak başvurucular hakkında yargılama yapan Ağır Ceza Mahkemeleri, başvurucuların tahliye talebini reddetmiştir. Şahin Alpay ile ilgili İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, özetle, “Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra hüküm ve sonuç doğuracağını, bireysel başvuruya ilişkin gerekçeli kararın mahkemeye ve Adalet Bakanlığı’na tebliğ edilmediğini, bu nedenle tahliye talebinin reddine” şeklinde karar vermiştir. Mehmet Hasan Altan ile ilgili de İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, özetle, “bireysel başvuruya ilişkin gerekçeli kararın henüz yazılmadığı ve mahkemeye de tebliğ edilmediğini, bu nedenle tahliye talebinin reddine” şeklinde karar vermiştir.[30]

64. Devam eden günlerde Anayasa Mahkemesi’nin 11.01.2018 tarihli bireysel başvuru kararları, 19.01.2018 tarihli Resmi Gazete’de[31] yayımlanmıştır. Kararın yayınlanmasından sonra Mehmet Hasan Altan ve Şahin Alpay vekilleri yeniden tahliye talebinde bulunmuş ancak; İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Mehmet Hasan Altan’ın tahliye talebini ikinci kez reddetmiş,[32] Şahin Alpay’ın başvurusunda ise İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir.[33]

65. Mehmet Hasan Altan ile ilgili tahliye talebinin reddine dair İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi kararı özetle şu şekildedir:

[Anayasa Mahkemesi’nin bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurularda bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağına dair karar verdiği, kanun yolunda belirtilmesi gereken hususlarda AYM tarafından inceleme konusu yapılamayacağı, Anayasa Mahkemesi’nin yargılamayı yapan mahkemenin yerine geçerek delil değerlendirmesi ve yerindelik incelemesi yapmasının bireysel başvuru incelemesinin kapsamı içerisinde olmadığı, aksi takdirde yargılamayı yapan mahkemenin Anayasa Mahkemesi’nin tespit ve değerlendirmesi aksine bir karar verme imkanı kalmayacağı, Anayasa Mahkemesi’nin Altan kararında da mahkemenin yerine geçerek delil değerlendirmesinde bulunduğu, Anayasa Mahkemesi’nin kanuna aykırı şekilde yerindelik incelemesi yaptığı, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uyulması durumunda yargılamayı yapan mahkemenin mahkumiyet kararı veremeyeceği, Anayasa Mahkemesi tarafından iddianamede belirtilen deliller ile sınırlı olarak değerlendirme yapıldığı, ceza yargılamasında karardan önce her aşamada re’sen ya da talep üzerine delil toplanabileceği, yerel mahkemenin sadece iddianamede belirtilen deliller ile bağlı olmadığı, dolayısıyla AYM’nin kendisine kanunla çizilmiş yetkisini aştığı, dosyada tutukluluk halinin devamını gerektirir olguların olup olmadığını takdir etme yetkisinin yerel mahkemeye ait olduğu, ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu ihlal kararında tahliye yönelik bir hüküm bulunmadığı, Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre sanığın tahliyesi sonucunu doğuracağını kabul etmenin hukukun genel ilkelerine ve mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği ve telkinde bulunulamayacağı yönündeki düzenlemelere, doğal hakim güvencesi olmak üzere birçok yargılamaya dair ilkenin ihlali sonucunu doğuracağı, yerel mahkemenin esastan inceleme yapan temyiz merci kararına dahi direnme hakkı olduğu, darbe tehdidinin büyüklüğü, kaçma ihtimali ve dosyanın gelmiş olduğu aşama dikkate alınarak tahliye talebinin reddine…][34]

66. Şahin Alpay ile ilgili tahliye talebi ile ilgili karar verilmesine yer olmadığına dair İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi kararı özetle şu şekildedir:

[Anayasa Mahkemesi, kendini mahkememiz yerine koyarak, ‘Dosyadaki delillerin tutukluluk için yeterli olmadığına’ karar vermiştir. Hatta Anayasa Mahkemesi’nin gerekçesi dikkatli okunduğunda 140. paragrafta sanığın yayımladığı yazılar haricinde herhangi bir somut olgunun dosyada olmadığı ifade edilmiştir. Bu tespit dikkate alındığında mahkememiz sadece sanığın tahliyesine değil, beraatine de karar vermek gerekir.” Yukarıda yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Anayasa Mahkemesi’nin böyle bir hak ve yetkisi yoktur. Dosyada tutukluluk halinin devamını gerektirir olguların olup olmadığını takdir yetkisi mahkememize aittir. Tutukluluğa itiraz halinde istisnai olarak itiraz mercileri ve ayrıca karara itiraz halinde Bölge Adliye Mahkemeleri ve temyiz halinde de bu yetki Yargıtay’a aittir. Anayasa Mahkemesi’nin dosyamızın esasına girerek karar vermesi, ‘görev gaspı’ niteliğindedir. Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı nitelikteki kararları, Anayasa’ya ve kendi kuruluş kanununa uygun olarak verdiği kararlar içindir, bunun haricinde yasalar ile kendisine tanınan sınırların dışına çıkarak ve hatta açıkça yasak konulan alanlara müdahale ederek vermiş olduğu kararlar için ‘kesin ve bağlayıcı’ olduğundan söz edilemez. Tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda çok ayrıntılı ve somut açıklamalar yapılabilecektir. Dosyadaki sanıkla ilgili deliller buna müsaittir. Ancak unutulmaması gereken bir husus daha vardır. Tutuklama veya tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda ayrıntılı bir gerekçe ortaya konduğu zaman, ‘ihsas-ı rey’ söz konusu olmakta ve dolayısıyla sanık için hakimin (heyetin) reddi imkanı doğmaktadır. İhsas-ı rey yasağı sadece heyetimiz için yasal bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir haktır. Anayasa Mahkemesi’nin tutuklu sanık hakkında verdiği karar gerekçesine uyarak mahkememizin tutukluluk halinin devamına ilişkin kararı daha ayrıntılı yazmamız halinde, ihsas-ı rey ilkesine aykırılık oluşacağından, bu yönüyle de AYM kararının kabulü mümkün değildir. Çünkü Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı nasıl ki kanun maddesine dayanıyorsa, ihsas-ı rey yasağı da kanunun emredici bir kuralıdır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin heyetimizden ihsas-ı rey yasağını çiğnemesine yol açacak talebini yerine getirmemiz kanunen mümkün değildir. 6216 sayılı Yasanın emredici hükümlerine aykırı olarak “görev gaspı” sonucu doğuran Anayasa Mahkemesi’nin 11.01.2018 tarihli ve 2016/16092 başvuru numaralı kararının dikkate alınması yasal olarak mümkün bulunmadığından, söz konusu karara istinaden tutuklu sanık Şahin Alpay’ın tutukluluk haline ilişkin herhangi bir karar verilmesine yer olmadığına …][35]

67. Bunun üzerine Şahin Alpay ikinci kez Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş ve mahkeme; 15.03.2018 tarihli oturumunda, Şahin Alpay’ın ikinci başvurusu hakkında özetle şu kararı vermiştir:[36]

[Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı verip bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına hükmettiği durumlarda ilgili merciler, ihlal kararının niteliğini dikkate alarak ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde hareket etmek zorundadır. Buna göre somut olayda derece mahkemelerinin görevi, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil Mahkemece tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktır. Bu zorunluluk, Anayasa’nın 138. maddesi anlamında mahkemelere verilmiş bir emir veya talimatın yerine getirilmesi değil, bir hukuk devletinde mahkemeye erişim hakkının hayata geçirilmesidir. Nitekim yukarıda açıklandığı üzere, Anayasa’nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında, 138. maddesinden farklı olarak, Anayasa Mahkemesi kararlarının yargı organları yönünden de bağlayıcı olduğu ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin bu nitelikteki ihlal kararları sonrasında derece mahkemelerinin, ön koşulunun bulunmadığı tespit edilen tutukluluğu sona erdirmeleri gerekir. Aksi takdirde ihlal ve sonuçları ortadan kaldırılmamış olur. Somut olayda Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı sonrasında derece mahkemelerince başvurucunun tutukluluk durumu sonlandırılmamış(tır). Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin başvurucu hakkındaki kararda tespit ettiği ihlalin ve sonuçlarının derece mahkemelerince ortadan kaldırılmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla suç işlediğine dair “kuvvetli belirti”nin bulunmaması nedeniyle verilen ihlal kararına rağmen başvurucunun tutukluluğunun sonlandırılmamış olması Anayasa’nın 19. maddesinde yer alan güvencelere aykırıdır. Sonuç olarak mahkemeye erişim hakkının sağladığı güvencelerle de bağdaşmayacak şekilde Anayasa Mahkemesinin tutukluluğa ilişkin ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.][37]

68. Anayasa Mahkemesi’nin bu ihlal kararı 16.03.2018 tarihinde Basın Bildirisi ile duyurulmuş,[38] ve Şahin Alpay; 17.03.2018 tarihinde tahliye edilmiştir.[39] Söz konusu karar da 19.03.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.[40]

69. Bu iki örnek vakıa, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının, yerel mahkemeler tarafından uygulanmaktan imtina edildiğinin en önemli örnekleridir. Anayasa m. m. 153/VI ve Anayasa m. 138/son fıkra gereğince bağlayıcılığı bulunan kararlar, siyasi iktidarın baskısı altındaki kimi mahkemeler tarafından görmezden gelinmekte ve uygulanmamaktadır.

70. Yerel Mahkemelerin, Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararları sonrası yapılan tahliye başvurularında verdiği kararların içeriği ile dönemin Hükümet Sözcüsü’nün yaptığı açıklamaların birebir uyumlu olması,[41] mahkemelerin bu davalarda Anayasa ve sıralı mevzuat hükümlerine göre değil siyasi iradenin pozisyonuna göre hareket ettiğinin ispatıdır.

71. Bu bağlamda, Fetullahçı Terör Örgütü iddiasıyla açılan davalarda, Anayasa Mahkemesi zaten çok az sayıda ihlal kararı vermekte, bu kararları da yerel mahkemeler tanımamaktadır. Bu yönüyle de Anayasa Mahkemesi’nin bu davalar bakımından etkili bir iç hukuk yolu olduğundan söz etmek mümkün değildir.

7) AİHM ve Anayasa Mahkemesi Kararlarının Karşılaştırması

72. Anayasa Mahkemesi’nin Bireysel Başvuru kapsamında incelediği hakları, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki haklardan Anayasa’da da yer verilen haklar” olarak belirtmekte sakınca yoktur.[42] Bu yönüyle hem AİHM’nin hem de Anayasa Mahkemesi’nin temel metinleri aynıdır.

73. Ancak buna rağmen, özellikle siyasi yönü olan davalarda ve/veya hak ihlali iddialarında, AİHM ile Anayasa Mahkemesi arasında ciddi yorum ve tespit farkı bulunmaktadır.

74. Anayasa Mahkemesi’nin eski başkan vekillerinden Alpaslan Altan, 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünden sonra tutuklanmış ve Anayasa Mahkemesi tarafından da üyelikten çıkarılmıştır. Alpaslan Altan’ın yaptığı bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi, “Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA”, karar vermiştir:[43]

75. Alpaslan Altan’ın AİHM’ye yaptığı başvuruda ise AİHM’nin tespit ve kararı özetle şu şekildedir:

[136. Mahkeme’nin görüşüne göre, organize suçla baş etmenin gerekleri, “makullük” mefhumunu Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesince teminat altına alınan güvencelerin zarar göreceği bir noktaya kadar genişletmeyi haklı kılamaz. Bu nedenle mevcut davada Mahkeme’nin görevi, başvuranın başlangıç tutukluluğu anında, onun soruşturma makamları tarafından itham edildiği suçu işlemiş olabileceğine tarafsız bir gözlemciyi ikna etmeye yetecek objektif unsurların olup olmadığını ortaya koymaktır. Bunu yaparken, tedbire hükmeden yargısal makamların denetimine sunulan ilgili tarihte mevcut bilgi ve olgular temelinde söz konusu tedbirin haklı kılınıp kılınmadığını değerlendirecektir. Bu mülahazaların, yargı mensupları ve bu vakada tutukluluk altına alındığında Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuran için bilhassa önemli olduğu akılda tutulmalıdır.

137. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu tedbiri incelerken, FETÖ/PDY örgütünün niteliklerini ve yargı içindeki gizli yapılanmasını tanımladıktan sonra, başvuran hakkındaki aşağıdaki delil kalemlerine işaret ettiğini saptamaktadır: iki gizli tanığın ifadeleri; FETÖ/PDY örgütüne üye olmakla suçlanan eski bir Anayasa Mahkemesi raportörünün ifadeleri; ByLock yoluyla alınıp verilen mesajlar ve (telefon hattına dair bilgilere ve yurt dışı seyahatlerinin kayıtlarına ilişkin) diğer olaylar.

138. Ancak bu delil kalemlerinin, başvuranın başlangıç tutukluluğunun çok sonrasında toplandığı dikkate alınmalıdır. Elde edilecek ilk unsur, yani başvuranı FETÖ/PDY örgütü üyesi olmakla suçlayan gizli tanığın ifadesi, 04 Ağustos 2016 tarihinde başvuran tutukluluk altına alınmasının ardından iki haftadan fazla bir süre sonra kaydedilmiştir. Diğer ifadeler ve deliller oldukça bir süre sonra elde edilmiştir. Başvuran, özellikle yargılama öncesi tutukluluğunu haklı kılacak hiçbir somut delil olmadığını ileri sürerek ulusal mahkemelerin dikkatini defalarca bu duruma çekmiş ve bu iddiayı [Anayasa] Mahkeme[si] önünde de ileri sürmüştür. Ancak Anayasa Mahkemesi, başvuranın başvurusunu reddetmeye sevk eden gerekçesinde bu iddiaya değinmemiştir. Benzer biçimde Hükümet, bu konuda sessiz kalmış ve Mahkemeye sunulan çeşitli delil kalemlerinin incelenmesi başvuranın görüşlerini doğrulamasına rağmen, başvuranın bu noktadaki savlarına karşılık verecek açık herhangi bir iddia ileri sürmemiştir.

139. Dolayısıyla Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin aksine, tutuklanma kararını temellendiren şüphenin “makul” olup olmadığını ortaya koymak için başvuranın başlangıç tutukluluğundan çok sonra elde edilen bu delil kalemlerini incelemenin gerekli olmadığını değerlendirmektedir. Bu bakımdan, mevcut davanın bağlamında Mahkeme’nin görevinin, başvuranın 20 Temmuz 2016’daki ilk tutukluluğunun makul şüpheye dayanıp dayanmadığını incelemek olduğu göz önüne alınmalıdır; böyle bir şüphenin süregiden tutukluluğu boyunca devam edip etmediğini değil. Mahkemenin bu konuya olan istikrarlı yaklaşımına uygun olarak, başvuran hakkındaki isnada ilişkin sonradan delil toplanması, terör benzeri suçların işlenmesiyle onu ilişkilendiren şüpheyi güçlendirebilse bile; bu, başlangıç tutukluluğunu haklı gösteren bir şüphenin yegâne temelini oluşturamaz. Mahkeme her halükarda, sonradan böyle bir delil toplanmasının ulusal makamları bir başvuranın tutuklanmasını haklı gösterecek yeterli olgusal temeli sunma yükümlülüğünden kurtarmayacağını değerlendirmektedir. Aksi bir sonuca varmak, Sözleşme’nin 5. maddesinin amacını, yani keyfi ve haksız özgürlükten yoksun kılmanın engellenmesini, boşa çıkaracaktır.

140. Mahkeme, başvuranın 15 Temmuz 2016 olaylarına dâhil olduğundan kesinlikle şüphelenilmediğini gözlemlemektedir. Kabul edilmelidir ki, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, darbe teşebbüsünden bir gün sonra 16 Temmuz 2016’da başvuranı FETÖ/PDY terör örgütü üyesi olarak tanımlayan ve tutuklanmasını isteyen talimatı vermiştir. Hükümet bununla birlikte, başsavcılığın bu talimatına olgusal temel sağlayabilecek herhangi bir “olgu” ya da “bilgi” sunmamıştır.

141. Başvuranın, tutukluluk altına konulmadan önce 20 Temmuz 2016’da yasadışı örgüt üyeliği suçuyla bağlantılı olarak sorgulanmış olması en fazla, polisin gerçekten onun bu suçu işlediğinden şüphelendiğini ortaya koyar; fakat bu durum tek başına, başvuranın söz konusu suçu işlemiş olabileceğine tarafsız bir gözlemciyi ikna etmeyecektir.

142. Mahkeme bilhassa, bu tedbirin başvuranın söz konusu suçu işlediği şüphesine yol açan tanık ifadeleri veya diğer herhangi bir olgu ya da bilgi gibi kuvvetli şüphenin varlığına işaret eden herhangi bir olgusal delile dayandırıldığının hâkimin başvuranın tutuklanması kararından anlaşılmadığını kaydetmektedir. Kabul edilmelidir ki, hâkim, CMK’nın 100 maddesine ve dosyadaki delile atıfta bulunarak kararını haklı kılmaya çalışmıştır. Bununla birlikte, sadece başvuranı değil, diğer on üç şüpheliyi de ilgilendirmelerine rağmen bahse konu bireysel kalemleri detaylandırma zahmetine girmeksizin, yalnızca söz konusu hükmün metnini ve dosyada sayılı materyalleri (yani mevcut delil durumu, dosyaya konulan raporlar, Yargıtay Başkanlığının ve Danıştayın 17 Temmuz 2016 tarihli kararları, arama ve elkoyma tutanakları ve tüm dosya muhteviyatı) zikretmiştir. Mahkemenin görüşüne göre, dosyadaki bireysel delil unsurlarının değerlendirilmesinin ya da başvuran hakkındaki şüpheyi haklı kılacak herhangi bir bilginin veya doğrulanabilir herhangi bir bulgu ya da olguların yokluğunda, CMK’nın 100. maddesinin metnine ve dosyadaki delile yönelik muğlak ve genel bir atıf, başvuranın tutuklanmasının dayandırıldığı varsayılan şüphenin “makullüğünü” haklı kılmaya yeterli görülemez.

143. Yukarıda açıklanan nedenlerle Mahkeme, başvuranın tutuklanmasını haklı kılan şüpheyi doğuracak hiçbir özellikli olgu veya bilginin, onun hakkında yine de böyle bir tedbirin alınmasıyla sonuçlanan ilk muhakemeler süresince anılmadığını ya da sunulmadığını değerlendirmektedir…

145. Yukarıdaki analizini göz önüne aldığında Mahkeme, önündeki delillerin, başlangıç tutukluluğu anında başvuran hakkında makul şüphenin bulunduğu sonucunu desteklemeye yetmeyeceğini değerlendirmektedir. Hükümet, başvuranın başlangıç tutukluluğu anında iddia edilen suçu işlediğine ilişkin “makul şüphenin” bulunduğuna ikna edebilecek diğer herhangi bir belirti, “olgu” veya “bilgi” sunamadığından; Mahkeme, Hükümetin açıklamalarının, bir bireyin tutuklanmasını haklı kılan şüphenin “makullüğü” hakkındaki 5 § 1 (c) maddesinin gereklerini karşılamadığı kanaatindedir…

148. Mahkeme daha özelde, başvuranın 20 Temmuz 2016’da tutuklanması kararına ilişkin olarak, önündeki delillerin başlangıç tutukluluğu anında başvuran hakkında makul şüphenin bulunduğu sonucunu desteklemeye yetmediğine karar vermiş olduğunu kaydetmektedir. Bu koşullarda, ilgili anda başvuran hakkındaki şüphe, aranan asgari makullük seviyesine ulaşmamıştı. Yargı denetimi altında verilmesine rağmen, tutuklama kararı suç örgütü üyeliğine dair basit bir şüpheye dayandırılmıştır. Böyle bir şüphe derecesi, bir kişinin tutuklanması kararını haklı kılmaya yetemez. Bu şartlarda söz konusu tedbirin, durumun gereklerince sıkı sıkıya zorunlu kılındığı söylenemez. Tersi bir sonuca ulaşmak, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı kılan şüphenin makullüğü hakkındaki 5 § 1 (c) maddesinin gereklerini etkisiz hale getirecek ve Sözleşme’nin 5. maddesinin amacını boşa çıkartacaktır. Mahkemenin görüşüne göre, üst seviye bir mahkemede, mevcut durumda Anayasa Mahkemesinde, görev yapan bir hâkimin tutuklanmasını ilgilendirdiğinden, bu mülahazalar mevcut davada bilhassa önemlidir.

149. Mahkeme bu nedenle, başvuranın başlangıç tutukluluğu anında, bir suç işlediğine ilişkin makul şüphenin olmaması dolayısıyla mevcut başvuruda Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME

2. Bire karşı altı oyla, başvuranın başlangıç tutukluluğunun hukuka aykırı olması sebebiyle Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir;

3. Bire karşı altı oyla, başvuranın başlangıç tutukluluğu anında, onun bir suç işlediğine dair makul şüphenin bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 5 §§ 1 (c) ve 3 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir;

4. Oybirliğiyle, başvuranın tutukluluğu için gerekçe gösterilmediği iddiasına dair Sözleşme’nin 5 §§ 1 (c) ve 3 maddesi altındaki şikâyetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir …][44]

76. Anayasa Mahkemesi’nin, detaylandırmadan ve tartışmadan reddettiği veya görmezden geldiği birçok vakıa, AİHM tarafından “hak ihlali” nedeni olarak detaylı şekilde incelenmiş ve birçok nedene dayanarak sözleşmenin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

77. Başka bir önemli örnek de Halkların Demokrasi Partisi eski eş başkanlarından Selahattin Demirtaş’ın yargılanması ve tutuklanması ile ilgili sürece ilişkindir. O dönem milletvekili olan Selahattin Demirtaş, 04.11.2016 tarihinde gözaltına alınmış ve aynı gün Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararı ile “silahlı terör örgütüne üye olma ve halkı suç işlemeye alenen tahrik etme” suçlarından tutuklanmıştır.

78. Selahattin Demirtaş, 17.11.2016’da Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuş ve Mahkeme 21.12.2017 tarihli oturumda, başvurucunun “kişi hürriyeti ve güvenliği, ifade özgürlüğü ile seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının ihlal edildiğine ilişkin iddia(ları)nın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna” karar vermiştir. [45]

79. Selahattin Demirtaş’ın AİHM’ye yaptığı başvuruda ise AİHM özetle “ulusal mahkemelerin dayandığı nedenlerle, adli mercilerin Demirtaş’ın tutukluluğunu yeterli gerekçeleri olmadan uzun tuttuğu, tutukluluk süresinin uzun olmasının Demirtaş’ın Meclis’teki siyasi faaliyetlerde yer alamamasına neden olduğu, bunun da ifade özgürlüğü ile seçilme özgürlüğüne haklı olmadan müdahale edildiği anlamına geldiği, 16 Nisan 2017’de yapılan anayasa referandumu ile 24 Haziran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde tutukluluğun uzatılmasının, demokratik bir toplumun temelinde yer alan çoğulculuğu baltaladığı ve bağımsız siyasi tartışmaların yürütülmesini sınırladığı, tüm bu nedenlerden dolayı Demirtaş’ın tutuklu olarak yargılanmasına son vermek için bütün önlemleri alınması gerektiği” şeklinde karar vermiştir.[46]

80. Alparslan Altan kararında da olduğu gibi Anayasa Mahkemesi’nin, detaylandırmadan ve tartışmadan reddettiği veya görmezden geldiği birçok vakıa, AİHM tarafından “hak ihlali” nedeni olarak detaylı şekilde incelenmiş ve birçok nedene dayanarak sözleşmenin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

81. Hem Alpaslan Altan başvurusunda hem de Selahattin Demirtaş başvurusunda, aynı yargısal süreç için, aynı temel metin (sözleşme) kriterleri ile yapılan değerlendirmeler, apayrı yorum farkı içermektedir. Anayasa Mahkemesi’nin tek bir noktadan veya sebepten dahi hak ihlali görmediği ve “açıkça dayanaktan yoksun” bulduğu hususların birçoğu, AİHM tarafından önemli hak ihlali nedenleri olarak kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM yorumlarından bu şekilde farklılaşmasının sebebi, Anayasa Mahkemesi’nin siyasi konulu davalarda, hükümet yanlısı hareket etmesinden ve buna bağlı olarak hak ihlallerini görmezden gelmesinden kaynaklanmaktadır.

82. Bu durum da başta Fetullahçı Terör Örgütü iddiasıyla yapılan yargılamalar olmak üzere TCK m. 314 ve TMK hükümleri gereğince yapılan yargılamalarda, Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul edilemeyeceğini göstermektedir.

8) Birleşmiş Milletler Kararı

83. Mayıs 2017’de, Uluslararası Adli Yardım Anlaşmalarına ve Usullerine aykırı şekilde, Malezya Hükümeti, İsmet Özçelik ve Turgay Karaman isimli iki Türk vatandaşını cebir kullanarak Türk yetkililere teslim etmişti. Bu kişiler, hukuka aykırı muameleler için Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’ne başvurmuştu.

84. Bu başvuruyu Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Anlaşması kapsamında soruşturan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, ciddi hak ihlali tespitleri yapmış ve Anayasa Mahkemesi hakkında da şu hususlara özellikle temas etmiştir:

[Komite, yazarların (başvurucuların) Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmalarının şu şekilde etkili bir çözüm olmadığı yönündeki görüşlerini belirtir: a) Mahkeme, Kararnamelerce getirilen önlemlerle başa çıkma konusunda yetkili değildir; b) süreç makul olmayan bir şekilde uzatılır; ve c) Anayasa Mahkemesine itirazda bulunmak için etkili yasal temsil ve yardımlara güvenemezler. Komite, Taraf Devlet’in, kanun hükmünde kararname uyarınca getirilen yargılama öncesi tutuklama ile ilgili davalarda, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurunun etkinliği hakkında herhangi bir bilgi sağlamadığını kaydeder. Ayrıca, Taraf Devlet, yazarların (başvurucuların) Anayasa Mahkemesindeki yargılama işlemlerinin gereğinden uzun süreceği iddialarını reddetmediğini belirtmektedir. Buna ek olarak, Taraf Devletin, yazarların (başvurucuların) etkili yasal temsillere erişim eksikliğinin, Anayasa Mahkemesine şikayette bulunmalarını engellediği iddiasını çürüten herhangi bir bilgi vermediğini belirtmektedir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, mahkeme öncesi gözaltına alınma ile ilgili davalarda, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel şikayetin giderilmesinin etkinliği konusundaki endişelerini dile getirdiğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesinin alt mahkemeleri tarafından, başvuranların haklarının ihlal edildiğine dair bulgular edinilmiştir. Komite ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel şikayetlerin giderilmesinin gerek teorik gerekse pratikte etkili olduğunu kanıtlamanın hükümetin üzerine düştüğünü belirttiğini bildirdi. Anayasa Mahkemesi nezdinde bir şikayetin giderilmesinin etkinliğini destekleyen dosya hakkında daha detaylı bilgi edinilememesi durumunda, Komite, Anayasa Mahkemesi nezdindeki bireysel şikayetlerin, kanun hükmünde kararnameler uyarınca, yazarların (başvurucuların) tutuklanmasına karşı etkili olacağını Taraf Devletin gösteremediğini belirtmiştir.] .[47]

85. Bu karar, Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığının tespiti bakımından ilk karardır. Sonraki süreçte de Anayasa Mahkemesi, bu karardan dönülmesini gerektirecek bir eylem ve/veya tutum içine de girmemiştir.

9) Sonuç

Yukarıda tasniflenen eylem türleri bakımından;

I- Anayasa Mahkemesi’nin istikrarlı şekilde hak ihlali kararı vermemesi,

II- İstisnai şekilde verdiği hak ihlali kararı durumlarında ise yerel mahkemelerin Anayasa ve sıralı diğer mevzuat hükümlerine aykırı şekilde Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı prensibine uymaması ve Anayasa Mahkemesi kararını uygulamaması,

III- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin detaylı ve ağır şekilde gerekçelendirdiği ve hak ihlali kararı verdiği başvuruları dahi Anayasa Mahkemesi’nin “açıkça dayanaktan yoksun” bulması,

IV- Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Anlaşması kapsamında soruşturma yürüten Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin, Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir iç hukuk yolu olarak görmemesi,

hususları dikkate alındığında, özel olarak Fetullahçı Terör Örgütü iddiasıyla yapılan yargılamalar genel olarak da TCK m. 314 ve TMK hükümleri gereğince yapılan yargılamalarda Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir iç hukuk yolu olduğundan bahsedilemez.

NOT: Bu yazı, link kaynak gösterilerek başkaları tarafından da kullanılabilir. Metnin word formatını aşağıya tıklayarak indirebilirsiniz.

Anayasa Mahkemesi’nin Etkili İç Hukuk Yolu Olma Sorunsalı

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz:

KAYNAKLAR:

[1] Uzun / Türkiye Davası: Başvuru no. 10755/13, Karar Tarihi: 30 Nisan 2013, Erişim linki: http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-119849

[2] Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24.04.2017 Tarih 2015/3 2017/3 Karar s. 97

[3] İzzet Özgenç, Suç Örgütleri 8. baskı, s. 12-13

[4] Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 03.04.2007 Tarih 2006/10-253 Esas 2007/80 Karar, 04.07.2006 Tarih 2006/10-128 Esas 2006/177 Karar, 31.10.2012 Tarih 2011/10-577 Esas 2012/1821 Karar

[5] Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24.04.2017 Tarih 2015/3 2017/3 Karar s. 110

[6] Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24.04.2017 Tarih 2015/3 2017/3 Karar s. 111

[7] https://www.venice.coe.int/webforms/documents/default.aspx?pdffile=CDL-AD(2016)037-tur, para. 103

[8] Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24.04.2017 Tarih 2015/3 2017/3 Karar s. 73

[9] https://odatv.com/yargitaydan-ilk-bylock-karari-1606171200.html

[10] Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Aydın Yavuz ve Diğerleri Başvurusu, § 267,  Başvuru Numarası: 2016/22169, Karar Tarihi: 20.06.2017, Yayımlandığı Resmi Gazete Tarih ve Sayısı: 30.06.2017-30110

[11] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/anayasa-mahkemesinin-bylock-tespiti-gerekceli-kararda/851659

[12] Bknz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 20.12.2018 Tarih 2018/16-419 Esas 2018/661 Karar

[13] Bknz. Anayasa Mahkemesi; Murat Lekesiz Başvurusu, Başvuru Numarası: 2017/37376, Karar Tarihi: 06.10.2017, Bayram Kaya Başvurusu, Başvuru Numarası: 2017/26981, Karar Tarihi: 28.11.2017, Ali Ahmet Böken Başvurusu, Başvuru Numarası: 2017/25973, Karar Tarihi: 12.12.2018

[14] Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 20.12.2017 2017/1862 Esas 2017/5796 Karar

[15] Anayasa Mahkemesi; Metin Evecen Başvurusu, Başvuru Numarası: 2017/744, Karar Tarihi: 04.04.2018, ayrıca bknz: Ali Biray Erdoğan Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/16189, 18.04.2018

[16] Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 15.02.2018 Tarih 2018/103 Esas 2018/474 Karar

[17] Bknz. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 09.04.2018 Tarih 2017/4240 Esas 2018/1056 Karar, Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 20.12.2017 Tarih 2017/1862 Esas 2017/5796 Karar

[18] Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 22.05.2019 Tarih 2018/2824 Esas 2019/3730

[19] Anayasa Mahkemesi; Ali Şeker Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/68962, Karar Tarihi: 20.09.2018. Ayrıca bknz: Anayasa Mahkemesi; Cihat Ünal Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/77795, Karar Tarihi: 28.11.2018

[20] https://www.haberturk.com/yazarlar/yasemin-guneri/2526523-yargitaydan-yeni-feto-kriterleri

[21] Anayasa Mahkemesi; Ali Şeker Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/68962, Karar Tarihi: 20.09.2018. Ayrıca bknz: Anayasa Mahkemesi; Cihat Ünal Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/77795, Karar Tarihi: 28.11.2018

[22] https://www.haberturk.com/yazarlar/yasemin-guneri/2526523-yargitaydan-yeni-feto-kriterleri

[23] Anayasa Mahkemesi; Ali Şeker Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/68962, Karar Tarihi: 20.09.2018. Ayrıca bknz: Anayasa Mahkemesi; Cihat Ünal Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/77795, Karar Tarihi: 28.11.2018

[24] Anayasa Mahkemesi; Cihat Ünal Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/77795, Karar Tarihi: 28.11.2018.

[25] Doç. Dr. Ece Göztepe Çelebi, Bireysel Başvuru Kararlarının Bağlayıcılığı ve İcrası Sorunu ile Kurumsallaşma İhtiyacı, Anaysa yargısı (33) 2016, s. 95, Erişim linki: https://www.anayasa.gov.tr/media/4423/6.pdf

[26] Şahin Alpay Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/16092, Karar Tarihi: 11.01.2018, Erişim linki: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/16092?BasvuruAdi=%C5%9EAH%C4%B0N+ALPAY

[27] Mehmet Hasan Altan Başvurusu (2) Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/23672, Karar Tarihi: 11.01.2018, Erişim linki: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/23672?BasvuruAdi=MEHMET+HASAN+ALTAN

[28] https://www.anayasa.gov.tr/icsayfalar/basin/kararlarailiskinbasinduyurulari/bireyselbasvuru/detay/153.html

https://www.anayasa.gov.tr/icsayfalar/basin/kararlarailiskinbasinduyurulari/bireyselbasvuru/detay/154.html

[29] https://www.haberler.com/aym-nin-mehmet-altan-ve-sahin-alpay-kararina-10445183-haberi/

[30] http://www.diken.com.tr/yazarlar-sahin-alpay-ve-mehmet-altanin-tahliye-talepleri-reddedildi/

[31] https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/01/20180119-8.pdf

https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/01/20180119-9.pdf

[32] https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/193500-mahkeme-resmilesmesine-ragmen-aym-nin-mehmet-altan-kararini-tanimadi

[33] https://www.evrensel.net/haber/343177/yerel-mahkeme-aym-kararina-direndi-alpayi-tahliye-etmedi

[34] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/908844/Mehmet_Altan_in_tahliye_talebi_yine_reddedildi.html

[35] https://www.evrensel.net/haber/343177/yerel-mahkeme-aym-kararina-direndi-alpayi-tahliye-etmedi

[36] Şahin Alpay Başvurusu (2), Başvuru Numarası: 2018/3007, Karar Tarihi: 15.03.2018, Erişim linki: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2018/3007?BasvuruAdi=ŞAHİN+ALPAY+%282%29

[37] Şahin Alpay Başvurusu (2), Başvuru Numarası: 2018/3007, Karar Tarihi: 15.03.2018,  § 80 vd.

[38] https://www.anayasa.gov.tr/icsayfalar/basin/kararlarailiskinbasinduyurulari/bireyselbasvuru/detay/159.html

[39] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-aym-sahin-alpay-hakkinda-gerekceli-kararini-acikladi-40774931

[40] https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/03/20180319-4.pdf

[41] Bknz. Yukarıda § 62, 65 ve 66

[42] Bknz. Yukarıda § 13 ve 15

[43] Alparslan Altan Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/15586, Karar Tarihi: 11/1/2018, Erişim linki: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/15586?BasvuruAdi=ALPARSLAN+ALTAN

[44] AİHM, Alparslan Altan / Türkiye Davası, Başvuru No. 12778/17, Karar Tarihi: 16 Nisan 2019, § 136 vd Erişim linki: https://hudoc.echr.coe.int/tur#{%22itemid%22:[%22001-194102%22]}

[45] Selahattin Demirtaş Başvurusu, Başvuru Numarası: 2016/25189, Karar Tarihi: 21/12/2017, Erişim linki: https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/Basvurular/tr/pdf/2016-25189.pdf

[46] AİHM [BD], Selahattin Demirtaş / Türkiye Davası, Başvuru No. 14305/17, Karar Tarihi: 20 Kasım 2018, Erişim linki:  https://hudoc.echr.coe.int/eng#{“appno”:[“14305/17″],”itemid”:[“001-187961”]}

[47] Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, Karar No: CCPR/C/125/D/2980/2017, Karar Tarihi: 28 Mayıs 2019, Erişim linki: https://humanrights-ev.com/wp-content/uploads/2019/06/BM-IHK-TR-CCPR_C_125_D_2980tr.pdf