Havuz medyasından Vehbi Tülek isimli bir ilahiyatçı, “İyilik de kötülük de Allahın takdiri iledir” başlıklı yazısında, on maddede “ehl-i sünnet” olmanın şartlarını sayarken “Devlet reîsine isyan etmemeli, onun veya tayin ettiği kimsenin arkasında cuma namazı kılmanın hak olduğunu bilmeli ve devlet başkanına duâ etmelidir” şeklinde bir kural da koyuyor.

Klasik devletçi bir ilahiyatçıdan beklenen bir açıklama.

Dr. Ahmet Kuru, Cambrige Üniversitesi tarafından yayımlanan itibarlı kitabı “Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment: A Global and Historical Comparison”da, Müslüman toplumların Batı’ya göre neden geri kaldığını tartışırken klasik tezleri kabul etmeyip yeni bir önermede bulunuyor. Bu önermesinin temeline de din adamlarını oturturken verdiği bir röportajda şu tespitlerde bulunuyor:

Benim açıklamam din, devlet, bilim ve ekonomi gibi alanların birbirleri üzerinde egemenlik kurmaması; her alanın diğerlerinin otonomisini kabullenmesi gerekliliğine dayanıyor. İslam tarihinin ilk döneminde, yani 11. yüzyıl sonuna kadar geçen beş asırlık süreçte, alanlar arasında genel olarak bir ayrışma bulunduğunu dört sınıf arasındaki ilişkilerden anlıyoruz. Dört sınıftan kastım: devlet idarecileri, din alimleri, filozoflar ve tüccarlar.

İlk dönemdeki din alimleri geneli itibariyle devlet ile aralarına bir mesafe koymuşlardı. Şii alimlerin Emevi ve Abbasi devletlerine muhalefetleri zaten bilinir. Bunun yanı sıra Sünnilerin dört fıkıh mezhebi kurucuları olan Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed bin Hanbel de devlete memur olmayı reddetmiş; dahası bu tutumlarından dolayı devlet zulmüne maruz kalmışlardır. Yapılan bir bilimsel araştırmaya göre 8. asırdan 11. asır ortasına kadarki sürede İslam alimlerinin veya ailelerinin yüzde 72’si ticaret ve zanaatkârlık ile geçiniyorlardı. Devletten maaş alanları yüzde 8’lik bir azınlıktı. Kalan yüzde 20 kadarı ise çok değişik mesleklerde çalışıyorlardı.

Bu dönemde Müslüman ülkelerde derin bir fikri ve dini çoğulculuk yaşanmaktaydı. Tüccarlar hem İslam alimlerine hem de filozoflara maddi destek sağlıyorlardı. Tüccarların ekonomi ve sosyal hayat üzerinde önemli bir etkileri söz konusu idi.

On birinci yüzyılda Müslüman dünyada ise devlet kurumu, özellikle Gazneli ve Selçuklu örneklerinde, eskiye oranla çok daha askeri bir nitelik kazandı. Bu askeri devletler siyaseti, ekonomiyi ve dahası dini yeniden dizayn etmeye yöneldiler. Toprakların askeri memurlara dağıtımını sağlayan ikta sistemi özel toprak sahiplerini ve tüccarları zayıflattı. İdareciler Nizamiye adı verilen medreseler kurarak, din alimlerini devlet memuruna dönüştürecek süreci başlattılar. Bu yeni düzende ulema ile devlet adamları arasında bir ittifak kuruldu. Bu ittifak, tüccarlar sınıfını zayıflattı ve filozoflar sınıfını (uzun vadede) yok etti.

Tarihi süreçte değişimler yaşansa bile genel itibariyle ulema-devlet ittifakının ana temellerinin sağlamlığı ile tüccar sınıfı ve entelektüellerin zayıflığı Müslüman ülkelerde günümüze kadar devam etti.”

Dr. Ahmet Kuru bugünü anlatırken de şu tespitlerde bulunuyor:

“Dünyada şu anki Müslümanların genelinin zihniyeti ve pratiği din-devlet ayrımına ters. Sadece İslamcılar değil nerdeyse tüm tarikat ve cemaatler din ve devletin iç içe olmaları gerektiğini açıkça veya gizlice savunuyorlar. Günümüzdeki ulema-devlet ittifakı ve daha geniş manasıyla din-devlet beraberliği düşüncesi on birinci asırda ortaya çıkmış olan bir model ve anlayış.”

Gerçekten bugünkü din adamlarının ve Müslümanların “devletçilik” anlayışı, İslam’ın saf gerçekleri ile uyumlu değil. Devlete itaat altında pazarlanan “devlet başkanına – iktidara itaat etme” inancı, Sahabenin ve Halifelerin uygulamaları ile tezat oluşturuyor.

Bilinen bir menkıbedir ama tekrar etmekte fayda var:

İslam’ın ikinci halifesi Hz. Ömer, birgün hutbede cemaate “Ben haktan ayrılırsam ne yaparsınız” diye sorar. Cemaat içinden Abdullah ibni Mesud olduğu rivayet edilen sahabe “Seni kılıcımla düzeltirim ya Ömer!” diye cevap verir. Hz. Ömer de ellerini açarak; “Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki ben gaflete düşersem, adaletten ayrılırsam, beni kılıcıyla doğrultacak cemaate sahibim” diye şükreder.

İslam’ın adalet anlayışını yüceltmek için övünerek anlatılan bu menkıbede “devlet başkanına itaat” anlatılmıyor. Daha farklı iki ideal tavsiye ediliyor: Birincisi: İslam; devlet adamının hesap verebilir olmasını ister. İkincisi: İslam; toplumun devlet adamlarından hesap sorabilecek cesarete ve bilgiye sahip olmasını ister.

İslam inancına göre Hz. Peygamber (ve diğer peygamberler) hariç hiçbir insan “İsmet” sıfatına sahip olmadığına göre ve geleneksel olarak “insan” hata vasfı ile yaratıldığı ve bu “hata”ları sebebiyle ahirette hesaba çekileceğine göre, nihayetinde “insan” olan devlet başkanından hesap sormak da işin doğasına uygun olduğu kadar imanın da gereği değil midir?

Menkıbede Hz. Ömer, o sahabeye “hadi be oradan, ben Allah Resulünün halifesiyim, sen kim oluyorsun da beni kılıcınla düzeltiyorsun” ya da “bu adam Allah Resulünün halifesini tehdit ediyor, bu haindir, teröristtir, tutuklayın, kellesini alın” dememiş bilakis toplumun (cemaatinin) hesap soracak cesarete sahip olmasından dolayı şükretmiş.

Hz. Ömer ile ilgili anlatılan başka bir menkıbede ise hutbe vermeye başladığında “Ey cemaat beni dinleyin!” der. Cemaatten bir sahabe de Hz. Ömer’e “Ey Ömer! Seni dinlemiyoruz. Çünkü herkese, ganimetten elbiselik eşit kumaş düştüğü ve bu eşit kumaşları eşit olarak sen dağıttığın halde, kendi vücudun daha geniş, benim vücudum daha zayıf olmasına rağmen, ben bu ganimet kumaşından kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim. Sen ise iri vücutlu olduğun halde diktirmişsin. Görülüyor ki sen, kendine daha fazla kumaş almışsın. Devlet malına tecavüz ettiğin için seni dinlemiyoruz” der. Hz. Ömer de oğlu Abdullah’tan gerçeği anlatmasını ister: Abdullah; “kendi hissesini babasına verdiğini, babasının da bu iki hisseyi birleştirerek kendisine bir elbise diktirdiğini” açıklayınca o sahabe Hz. Ömer’e, “Mesele açıklığa kavuştu, şimdi anlat ey Ömer! Artık seni dinleyebiliriz” der.

Bu olayda da görüldüğü üzere; ne sahabe gerektiği yerde hesap sormaktan çekinmiş ne de Hz. Ömer hesap vermekten imtina etmiş.

Hal böyleyken, bugün bazı Sünni din adamlarının, “devlet başkanı – iktidar” aşkının temelini, din öğretisi değil nemalanma iştahı oluşturuyor. “Başkan’a itaat edelim, cüzdanımız dolsun, devlet katında itibar görelim, çocuğum devlette işe yerleşsin” saikiyle dinin kişisel çıkarlara alet edilmesi, hele ki bunu yaparken de “din kuralları” diye mabatlarından çıkardıkları fetvaları kılıç gibi muhaliflere sallamaları midemi bulandırıyor.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: