Her ne kadar dile “17-25 Aralık” olarak yerleşmiş olsa da aslında 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonlarına farklı kontekstlerden bakmak daha sağlıklı olacaktır.

17 Aralık 2013 günü yapılan operasyon; Reza Zarrab bağlantılı üç bakana ve Erdoğan Bayraktar’a yönelikti. Bu operasyonu meşrebinize göre; “darbe girişimi” veya “yolsuzluk operasyonu” olarak okuyabilirsiniz. Bana göre; her ikisi de değildi, yargının omzunun üzerinden hükümete sıkılmış yolsuzluk kurşunu idi.

Tayyip Erdoğan, bu operasyondan sonra “güven artırıcı önlemler” almaya başladı: İstanbul Emniyet Müdürü görevden alındı, emniyette hızlı bir tasfiye yapıldı, HSYK’da iki üye görevli oldukları 1. Daire’den istifa ettirildi, yeni görevlendirmeler yapıldı, mevzuat değişikliklerine gidildi, vs, vs…

Arka planda ise Gülen Cemaati ile gizli bir diplomasi yürütüldü. Bundan sonrasını olayın merkezindeki kişilerden Fehmi Koru’dan okuyalım:

“Ertesi akşam (18 Aralık), Ankara’da, Çankaya Köşkü’nde, Cumhurbaşkanı Gül ile görüşürken, rahatsızlığını fark ettim. Çok kızgındı. Cemaat’in böyle bir fesadı yapmış olabileceğine akıl erdiremiyordu. Benim Pennsylvania’ya gitmem düşüncesi o görüşmede doğdu. Ertesi sabah (19 Aralık), … o zaman başbakan olan Tayyip Erdoğan ile buluşup aynı konuyu etraflıca görüştüm. Üzüntülüydü. Aynı hassasiyetleri paylaşıyor ve rahatsızlığının karşı tarafa aktarılmasını istiyordu. … Hemen o gün yola çıkmamamın sebebi, zaman farkı sebebiyle ilettiğim görüşme talebinin kabulü bilgisinin akşam saatlerinde bana ulaşmasıdır. Yola ertesi gün (21 Aralık) çıktım. … Pennsylvania’daki görüşme ertesi gün (22 Aralık) gerçekleşti. Mektubun yazılmasını beklemeden oradan ayrıldım; mektup bir gün sonra New York’ta kaldığım otele ulaştırıldı. New York’tan 23 Aralık’ta ayrıldım ve ertesi gün (24 Aralık) Türkiye’ye gelir gelmez, geç vakit, Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Gül’e mektubu elden teslim ettim. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakanlık resmi konutunda görüşmem, sürecin ikinci büyük darbesinin gerçekleştiği gün (25 Aralık), öğleden sonra gerçekleşti. Her ikisine izlenimlerimi aktardım. Getirdiğim izlenim ile ikinci darbenin çelişkisi meydandaydı. Buna rağmen, Tayyip Erdoğan, benimle görüşmesinin akabinde mektubu okumak için Çankaya’ya çıktı.

Koru’nun aracısı olduğu mektup 24 Aralık günü geç saatlerde Cumhurbaşkanı Gül’e teslim edilmiş, Erdoğan da bu mektubun içeriğinden 25 Aralık günü öğleden sonra haberdar olmuş. Fehmi Koru’nun anlattığı sürece bugüne kadar itiraz eden olmadı.

Peki mektubun içeriği nasıldı? Yeni Şafak’ta yayınlanan mektup; 22 Aralık tarihini taşıyor ve Gazeteciler Yazarlar Vakfı’nın logosunun bulunduğu antetli kağıda yazılmış 2 sayfadan ibaret. Ayrıca Gülen, bu mektubu, Erdoğan’ın da görmesini istiyor.

Mektupta, dershanelerin kapatılması kararından ve hükümete yakın medya kuruluşlarının Cemaat’e yönelik yayınlarından duyulan rahatsızlık dile getiriliyor ve “Özellikle bir kısım medya kuruluşlarında kara propaganda sayılabilecek yayınlar sona ererse, dost ve arkadaşlarımın da sükûtu tercih edecekleri kanaatindeyim. Fakir’in de bu meselenin önünü kesmek için elinden geleni yapacağını bilmenizi isterim.” ifadeleri kullanılıyor.

Mektubu ilerleyen bölümlerinde Gülen, devlet memurlarına emir verecek konumda olmadığını, kamuya yapılan alımlardaki haksızlıklardan ve 17 Aralık operasyonu öncesinde – sonrasında emniyet ve bürokraside yapılan tayin ve atamalardan rahatsız duyduğunu ifade ediyor ve görevden almalar için “… tasfiyelerin (daha doğrusu kıyımların) …” şeklinde bir kalıp kullandığı görülüyor.

Benim açımdan mektubun en önemli noktası ise son kısmı:

“… sohbetlerimde tansiyonun düşürülmesi adına dost, muhip ve sevenlerimize itidal tavsiye etmemin faydalı olacağı kanaatime sahip iseniz, bu hususta elimden gelen gayreti ortaya koymaya amadeyim. … dün neredeysek şu yaklaşan seçim sürecinde de aynı yerde ve çizgide duruyoruz. Diyaloğa her zaman açık bulunduğumuzu, binaenaleyh Zât-ı âlilerinizin ve sayın Başbakanın ortak tensiplerini tensibimiz sayacağımızı da belirtmek isterim. Bahse konu hususların sayın Başbakanla da paylaşılmasını arzu ederim. Hayatını dinine, milletine ve insanlığa adama gayretindeki bir kardeşiniz olarak bütün samimiyetimle ifade etmeliyim ki, hep sulh ve huzurun, ittihad ve ittifakın, uhuvvet ve hulletin yanında yer almaya, Fakir’e sevgi duyanları da bu yönde teşvik etmeye çalıştım. Gözümde ahiretin tüllenip durduğu şu yaşımdan sonra da başka bir sevdam, düşüncem ve emelim olamaz. Devlet büyüklerimizin uzatacakları dostluk ellerini mutlaka tutacağımızı, bize karşı samimiyetle atılan her adıma -ilahi ahlaka iktîdaen- on katıyla mukabelede bulunacağımıza, arkadaşlarımıza, dostlarımıza ve sevenlerimize itidal tavsiye ederek huzurun temini adına elimizden geleni yapmaya çalışacağımızı ve her zaman sulhun takipçisi/destekçisi olacağımızı arz ederim.”

Bu mektup içeriği itibariyle Gülen’in hükümete gönderdiği bir sulh çağrısı: “…tansiyonun düşürülmesi adına … itidal tavsiye etmemin faydalı olacağı kanaatime sahip iseniz, bu hususta elimden gelen gayreti ortaya koymaya amadeyim. … dün neredeysek şu yaklaşan seçim sürecinde de aynı yerde ve çizgide duruyoruz. Diyaloğa her zaman açık bulunduğumuzu, binaenaleyh Zât-ı âlilerinizin ve sayın Başbakanın ortak tensiplerini tensibimiz sayacağımızı da belirtmek isterim. … Devlet büyüklerimizin uzatacakları dostluk ellerini mutlaka tutacağımızı, bize karşı samimiyetle atılan her adıma … on katıyla mukabelede bulunacağımıza, … huzurun temini adına elimizden geleni yapmaya çalışacağımızı ve her zaman sulhun takipçisi/destekçisi olacağımızı arz ederim.”

Bu ifadelerin, 22 Aralık’ta yazıldığını ve 24 Aralık geç saatlerde Cumhurbaşkanı Gül’e ulaştığını tekrar ederek şu soruyu sormak lazım: Daha mektubun mürekkebi kurumamışken, mektubun iki muhatabından birisi olan Erdoğan daha mektubu okumamışken, teklif edilen “sulh”e ilişkin alenen veya zımnen bir cevap çıkmamışken; 25 Aralık operasyonu nasıl yapıldı?

Burada üç olasılık olabileceğini düşünüyorum:

* Gülen, mektubundaki “sulh” çağrısında samimi değildi.

* Gülen, mektubundaki “sulh” çağrısında samimi olabilir ama “Derin Cemaat”, Gülen’e rağmen 25 Aralık’ı yapmaya kalkıştı.

* Gülen, mektubundaki “sulh” çağrısında samimi olabilir ama Cemaat içine sızmış iç veya dış bazı şebekeler; kavgayı büyütmek için 25 Aralık’ı yaptırdı ve her iki tarafa ağır bir gol attı. Artık her iki tarafın da “sulh” olma ihtimalini ortadan kaldırdı.

Bu olasılıklardan ilkini eliyorum. Çünkü, Hidayet Karaca ile arasında geçen 30 Ağustos 2013 tarihli ünlü telefon görüşmesinde Gülen, Erdoğan hakkında oldukça olumsuz ifadelerde bulunsa da yapılan bir belgesel için -gönülden olmasa da- belki de gerginliğin artmaması için Erdoğan lehine beyanda bulunmayı kabul ediyor. Bu yönüyle, Erdoğan’ı sevmiyor olsa da kavga etmemek için de çözüm arama iradesinde olduğu izlenimi veren Gülen’in, o günkü “sulh” çağrısının samimi olduğu kanısındayım.

İkinci olasılıkta ifade ettiğim “Derin Cemaat”ten kastım; özellikle 2010’dan sonra Cemaat politikalarına yön veren “medya destekli güvenlikçi – şahin kanat”. “Her yere hakimiz, bizden habersiz kuş uçmaz” havasında olan ve özellikle emniyet – yargı bürokrasisinde köşe tutmuş kişiler ile Dumanlı ve Karaca yönetimindeki medyanın ortaklığındaki bu yapı, Cemaat’in kamuoyunda olumsuz algısının en büyük müsebbibi. Ancak bu kişilerin, ellerindeki gücü kaybetmemek için ve ayrıca Erdoğan ile de şahsi yakınlıkları sebebiyle doğrudan Erdoğan’ı hedef alan 25 Aralık operasyonunu yapacakları / yaptıracakları ihtimali, hiç mantıklı gelmiyor. Bilakis özellikle Dumanlı’nın gerilimi azaltmak için defalarca Erdoğan’la görüştüğü hatta Erdoğan’ın başarılarını sergileyecek bir filmin senaryosunu yazdığı / yazacağı anlatılıyordu.  Keza Karaca’nın da yukarıda yer verdiğim telefon görüşmesindeki tavrı da bir gerilim azaltma çalışmasının tezahürü. Bu nedenle ikinci olasılık o konjonktürde de pek mantıklı gelmemişti; halen de aynı fikirdeyim.

Geriye üçüncü olasılık geliyor ki; “bir taşla iki kuş vurmak” bu olsa gerek. Cemaatin elindeki yolsuzluk silahı, Gülen’in sulh teklifine rağmen patlatılıyor ve sonuç: Elinde dosya ile fail olarak ortada kalan Cemaat ile kurşundan bir şekilde kurtulan ama kızgınlığı – korkusu asla geçmeyecek Erdoğan ve yıllardır bitmeyen, binlerce mağduriyete neden olan hukuksuz bir kavga.

Cemaat, 15 Temmuz’u anlamak istiyorsa öncelikle 25 Aralık’ı çözmeli. Bunu vaktinde çözseydi belki 15 Temmuz da olmazdı.

●○•○●

Yazıyı beğendiyseniz / paylaşmak isterseniz bu tweeti, retweet edebilirsiniz: